İslam'da; 'Yaradan'a muhatap / sorumlu bir kul' olabilmek için, olmazsa olmaz ön koşul, akıl sahibi olmaktır. O halde, İslam'ın kapısından girebilmek için; Kuran'ın, her şeyin üstünde değer verdiği aklı, listenin ilk sırasına koymak zorundayız. Bu kapıdan girdikten sonra, atılacak ilk adım, Allah'a inanmaktır. Müslüman olduğunu düşünen her kişi 'Allah'a inandığı' kanısındadır. Ancak, kafalardaki bu Yaradan inancı nasıl bir inançtır? Kişi bunun sorgulamasını yapabiliyor mu? Yoksa "atalarımızdan böyle gördük" kolaycılığına mı kaçıyoruz? Öz eleştiri: Kafamızdaki Yaradan inancı; objektif aklın kabul edebileceği ve Kuran'daki Allah tanımına uyan bir Yaradan inancı mıdır? Bunun sorgulamasını yapabilmeliyiz.
Bu açıdan bakıldığında; İslam'da izlenecek yolu / yöntemi şu şekilde sıralayabiliriz:
- Akıl sahibi olmak ve her adımda aklını kullanmak.
- Kuran'ı doğru anlamak. İslam'ın, güvenilen tek kaynağı olduğunun bilincinde olmak.
- Allah'a / Yaradan'a inanmak.
ÖN AÇIKLAMA:
- Ayetlerde, sadece bölüm başlığıyla ilgili kısımlar verilmiştir. Verilmeyen kısımlar üç nokta ("...") geçilmiştir.
- Konusu özetlenen ayetler; metinde; (a) (b)..(z) ile gösterilmiş; listesi, paragraf ya da ara başlık sonunda; "İlgili Ayetler: (a) Sure adı.ayet no" olarak verilmiştir.
- DİP NOTLAR [1] [2] ... [28] no'larla verilmiştir. (İstenirse; [NO]'lara tık'lanarak gidilir, tekrar dip not numarasına tık'lanarak geri dönülür)
- Kaynak kitaplara referanslar [k<Kaynak-no>.s<Sayfa-no>] olarak verilmiştir. Örnek: [k1.s516] 1. sıradaki kaynak kitap, sayfa: 516 şeklinde.
Toplumların Kitabı İle Bağları, Neden-Nasıl Koparıldı?
İslam'ın En Büyük Engeli: Çıkar İçin Kullanılmasıdır
Kuran'ın "Müşrik" Dediklerinden Daha Öndeyiz!...
Kuran, Allah Katından İndirilmiştir
Kuran'da Düşünmek ve Aklını Kullanmak
Kuran'da; Denge, Ölçü, Adalet Kavramları
Evet, Kuran Arapçadır... Neden?
Kuran'ın Kitap Haline Getirilmesi
İslam / Kuran Adına Bazı Yanlış İnançlar
Kuran'da İblis-Şeytan, Adem-Hava, ve Cinn Kavramları
Kuran, Tüm Asırlarda, İnsanlığa Hitap Edecektir
En Güzel Hadis mi? Uydurma Hadis mi?
Kişi, Dinini, A'dan Z'ye Ana Dili İle Yaşamalıdır!...
Toplumların Kitabı İle Bağları, Neden-Nasıl Koparıldı?
Diyanet; Milli Eğitim dahil, birçok bakanlığın bütçesinden; ve -yıllara göre- 4-7... bakanlığın bütçeleri toplamından daha büyük bir bütçe ile hizmet(!?) veriyor. 144 kişiye bir caminin düştüğü ilimiz vardı. 3500'lerde yerleşik nüfusu olan bazı beldelerde sayısı 8-9'ları bulan; toplam sayısı 100 binlere yaklaşan camilerimiz var. Sayısı belirsiz Kuran kursları[1], ihtiyacın onlarca katı öğrencisi olan İmam Hatip okullarımız var. Ruhuna hatimler okutulmayan ölümüz yok. Bu örnekler hatırlatılarak; "Hayır koparılmamış, daha da sağlamlaştırılmıştır" kanısında olanlar da olabilir.
Neden koparıldı: İslam'ı, çıkar için daha rahat kullanabilmek amacıyla.
Nasıl koparıldı: Toplumun, aklını kullanmasının ve Kuran'ı doğru anlamasının önüne; Şeytanın bile düşünemediği engeller konularak.
Bu bağlar yeniden nasıl kurulur: Kişinin / toplumun; aklını kullanmasının ve Kuran'ı doğru anlamasının önündeki tüm engeller atılarak kurulur.
Kafirler; "Üstün gelmeniz için Kur'an'ı dinlemeyin. Anlaşılmaması için, okunurken anlamsız şeyler söyleyin / gürültü yapın ..." diyorlar. (Fussilet.26).
Ayet; Kuran'ın, 'Anlaşılmasını engellemeye çalışanları' Kafirler olarak niteliyor. Kuran okunurken gürültü yapanlar da; "Mealini okumak, Kuran okumak sayılmaz" diyenler de; Kuran'ın, anlaşılmasını engelliyorlar. "Meal okumayın" sözüne inandırılan Arapça bilmeyen bir kişi, 24 saatin 20 saatinde Kuran'ın orijinalini okusa, bir tek ayeti anlayabilir mi? Bu öğüdü verenler, "Kafirler" hükmünün "kendilerini kapsamadığını" savunabilirler mi? Bilinçsiz olarak, "Kuran'a Hizmet" niyeti ile de olsa; hedef kesimler buna inandırılsa da sonuç değişmez.
Günümüzde, 'Aklı kullanmayı ve Kuran'ı Anlamayı' engelleme taktikleri; daha kurnaz(?) ve daha sinsice yapılıyor. Çok acıdır ki; 'Dini çıkarı için kullanmak amacı ile bu engellemeyi yapanlar' toplumlarında, İslam'ı koruyan(?) ve hatta hesap gününde de şefaatçilerimiz(?) olarak baş üstünde taşınmakta, nimet denizlerinde yüzdürülmektedir.
Bu engellemeyi yapan saç ayakları sonraki bölümde açıklanmıştır.
Bu saç ayaklarından tarikatların ilk üç kuralı:
- Dergaha ilk adımını atarken, aklını dergahın eşiğine bırakacaksın!...
- Kendini, 'Ölünün yıkayıcısının ellerine teslim edildiği gibi' Şeyhinin ellerine teslim edeceksin!...
- Kuran'ın meali / çevirisi Kuran değildir. Bunları okumak, sevap değil, hatta günahtır!...
Bu kapıdan girdikten sonra, 'aklı kullanmaktan / Kuran'ı anlayarak okumaktan' bahsedemezsiniz. Allah'a kul olmaktan çıkıp Şeyhe / Kul'a, kul oluyorsunuz.
Tabii, bu kadarla kalınmıyor. Devreye Kuran'ın / İslam'ın kara boyası / temeline konulan dinamit olan, Hadis etiketli uydurmalar giriyor. Bu noktada da çok kurnaz(?) davranılıyor. Önce tüm uydurmaların, elini-kolunu sallayarak gireceği ana kapı, alttaki hadisle(?), ardına kadar açılıyor:
Sizden birinin, koltuğuna yaslanmış olarak, verdiğim emir ve koyduğum yasak kendisine ulaştığında, "Biz Allah'ın kitabında bulduğumuza uyarız" dediğini sakın görmeyeyim! (Ebu Davûd, Sunen 6 /4605)
Allah'ın Elçisine, "Bu iğrenç yalanı sen söyledin!" iftirasını yapıyoruz. Bir de Allah'ın dediklerine bakalım:
Rabbinin yoluna bilgelikle ve güzel öğütle çağır; en güzel biçimde onlarla tartış... (Nahl.125)
Allah'ın rahmeti nedeniyle onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi... (Ali İmran.159)
...Ben ancak bana vahyolunana uyarım... (Yunus.15, Ahkaf.9)
Onlara, Allah'ın indirdiğine uyun dendiğinde: 'Hayır! Biz,. atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız derler. Ya ataları bir şey düşünemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler ise? (Bakara.170)
Allah; 'güzel öğütle, güzel biçimde çağır' diyor; Elçi, 'Allah'ın Rahmeti ile yumuşak davranıyor'; Allah, Elçinin; 'Ben ancak bana vahyolunana uyarım' ifadesine tanıklık ediyor. Biz ise, Elçiye, Allah'ın kınadığı şekilde, "Allah'ın kitabına uyarız dediğinizi sakın görmeyeyim" gibi ceberut bir ifade söyletiyoruz. İslam'a bu kötülükleri neden-nasıl yaptığımızı, derin-derin / acı-acı düşünmemiz gerekiyor. Konunun en acıklı boyutu da, anlı-şanlı bazı ilahiyat profesörleri da bu uydurmaya Sahih Hadis diyebiliyorlar[2].
Bu ifadeyi nitelemede, 'Saçma / Zırva' sözcüklerinin hafif kaldığını düşünüyorum. Bu ifadeye 'Peygamber sözü' dedikten sonra, Hadis etiketi taşıyan hiçbir ifadeye Uydurma diyemezsiniz. Evet! Ardına kadar açılan bu kapıdan; Kuran ayetlerini hükümsüz kılanlar dahil tüm uydurmalar elini-kolunu sallayarak girer. Yıllar sonra uydurulacak olanlar da girmeye devam edecektir. Ve Elçinin:
"Ey Rabbim, benim toplumum, bu Kur'an'ı terk ettiler / dışladılar." (Furkan.30)
yakınmasını gerçekleştirmek için, Elçinin ölümünden hemen sonra ilk adımlar atılıyor. Emevilerle birlikte, bilinçli ve kasıtlı çabalar başlıyor. Yaklaşık bir asır sonra da Kuran tamamen devre dışı kalıyor.
İslam'ın En Büyük Engeli: Çıkar İçin Kullanılmasıdır
(Çıkar) ifadesi, ilk bölümde; konu ile ilgileri nedeni ile 2 kez kullanılmıştır. Sonraki bölümlerde de, aynı nedenlerle -sanırım- kullanılacaktır. Bir kısıtlama yapmayı düşünmüyorum. Bu bölümde; durumu özellikle vurgulayan ayetleri sunacağım.
İslam'ı / Kuran'ı çıkar için kullanan saç ayakları:
- Siyaset Siyasi gücü elinde tutanlar / ele geçirmek düşüncesinde olanlar
- Dini Cemaatler: Tarikatlar, bunlara bağlı kuruluşlar, bazı vakıflar
- Dini temsil(?) edenler: Günümüzün Diyaneti, bazı İlahiyatçılar, bazı İmamlar... vb. Bunların, birinci-ikinci derece yakınları, çömezleri maşaları;
Bunlar arasındaki koalisyonlar. (Sayılanlar içinde, dine gerçek saygısı olanları tenzih ediyorum)
Görünürde bunlar; dine en saygılı(?) kişiler, dinin koruyucuları(?), hatta şefaatçilerimizdir(?)
Gerçekte bunların dine saygısı; hırsızın kullandığı maymuncuğa saygısından daha fazla değildir.
Bilerek hakkı batıl ile karıştırmayınız ve hakkı gizlemeyiniz (Bakara.42)
Rabbimiz, burada genel kuralı koymuştur. Yalanı, iyiyi kötü, kötüyü de iyi göstermeyi İslam'ın dışına itmiştir.
Ayetlerimizin anlamını saptıranlar, kendilerini bizden gizleyemezler. Kıyamet gününde ateşe atılacak olan mı daha iyidir;... (Fussilet.40)
İndirdiğimiz gerçekleri ve doğru yolu, kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz halde gizleyenler yok mu? Lanet olsun onlara! ... (Bakara.159)
Bu saptırmanın ve gizlemenin nedeni çoğu kez, bir "çıkar hesabıdır."
Allah'ın indirdiği Kitap'tan bir şeyi gizleyip, onu az bir pahaya satanlar var ya! İşte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar... (Bakara.174)
Yukarıda da bahsedildiği gibi, dini çıkarı için kullananların ortak özelliği; "En iyi Müslüman rolü" oynamaktır. Fakat, onların; İslam'a ve Kuran'a inanmadıklarını ve saygıları olmadığını rahatça söyleyebiliriz. Eğer saygıları olsa ve inansalar karınlarını ateşle doldurmayı göze alabilirler mi?
Kitap'tan olmayan bir şeyi siz Kitap'tan sanasınız diye, dillerini Kitap'la eğip bükerler.... "Bu, Allah katındandır." derler. Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler. (Ali İmran.78)
... Kitap'ı kendi elleriyle yazar. Sonra da onu basit bir karşılıkla satmak için, "Bu Allah katındandır!" derler. Vay haline onların! .... (Bakara.79)
Bir taraftan, Kitapta olanı gizlerken, öbür taraftan Kitapta olmayana / kendi yazdıklarına / uydurduklarına; "Bu Allah katındandır!" diyebiliyorlar. Yalanın en adisini, en çirkinini; aynı görünümde söyleyebiliyorlar.
Yalanı ancak, Allah'ın ayetlerine inanmayanlar uydururlar... (Nahl.105)
Yalan söyleyenleri, Allah; ayetlerine / kitabına inanmamakla itham ediyor... Biz de edebiliriz!
İşte Kuran'a inanmadıklarının kanıtı. Hangi rolü, nasıl oynarlarsa oynasınlar; Bırakın iyi müslümanlığı, bu davranıştaki yaratıklara "İnsan" diyebilir misiniz?
... ayetlerimi az bir bedel karşılığı satmayın.... (Bakara.41)
... Benim ayetlerimi üç beş kuruş para için bir kenara itmeyin... (Maide.44)
Onlar, Allah'ın ayetlerini az bir değerle sattılar ve Allah yolundan alıkoydular. (Tevbe.9)
Bu ifadelere göre; Kuran, ayetler, onların nazarında, maliyeti (sıfır) olan; alınıp / satılan bir "Meta"dır. Ayetlerde; "az bir bedelle" ifadesi var. Bundan ne anlamalıyız? Fazla çıkar gelmeyecek durumlarda, az bir bedelle de olsa satabilirler. "Allah'ın ayetlerinin bedeli" olarak düşünüldüğünde; -haşa- her değer, "küçük bir bedeldir".
Hangi ülkeye; uyanışa çağıran bir peygamber gönderdiysek, oranın lüks ve refahtan şımartılmış kodamanları: "Peygamberlik iddianızı tanımıyoruz." (derler). (Sebe.34)
Tüm Elçilerin tebliğinde; onlara en net / en sert karşı çıkanlar; toplumunun kodamanları olmuştur. Nedeni açıktır. Hem onlarla eşit(!) değil üstünde olmak, hem de köle gibi kullanmak hakkından(?) mahrum olmamak için...
Allah'ı ve iman edenleri / güvenenleri aldatmaya kalkarlar... (Bakara.9)
... O yaman aldatıcı, sakın sizi Allah ile aldatmasın! (Lukman.33 Fatır.5)
... O yaman aldatıcı, sizi Allah ile aldattı. (Hadid.14)
Onlar; sadece Kuran'ı ve ayetleri değil, -haşa- Allah'ı bile bir "Meta" olarak kullanabilirler. Bırakalım saygıyı, insanlık özelliklerinden de mahrumdurlar. Her şeyleri çıkarlarıdır.
Kuran'ın "Müşrik" Dediklerinden Daha Öndeyiz!...
Sanırım, 'Kuran elimizde iken, bu nasıl olabilir?' sorusu aklınıza gelmiştir.
Kuran devre dışında kalınca ve yaşanan İslam, çıkar için kullanma nedeniyle deforme edilince, tevhid inancının bozulması ve şirke sapılması bunun tabii sonucudur. Fakat Şirk konusunda, Kuran'ın 'Müşrik' dediklerinin daha önce gelmemiz ağır bir ifade değil mi? Evet! Ağırdır. Ama gerçektir.
Kuran'ın 'Müşrikler / Allah'a ortak koşanlar' olarak nitelediği kişilere; Ebu Cehil'lere, Ebu Süfyan'lara;
... 'Allah'ın indirdiğine uyun' denildiğinde... (Lukman.21 Bakara.170)
... 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız' ... (Bakara.170) Cevabını veriyorlardı.
Buna Kuran'ın cevabı: (Bakara.170'in devamıdır)
... Ya ataları aklını kullanmayan / bir şey düşünemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler ise? (Bakara.170)
Bugün, biz de, Kuran elimizde iken yine 'Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız' diyoruz.
O gün; Yaratma erkinin, 'Sadece Allah'a ait olduğu' biliniyor ve net olarak ifade ediliyordu.
Onlara 'Gökleri ve yeri Yaratan kimdir?' diye sorsan, and olsun 'Allah'tır' derler... (Lukman.25)
Lat, Uzza ...Menat'a saygılarının nedeni, kendilerini Allah'a yaklaştırma' arzularıdır.
... 'Bizi Allah'a iyice yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz.' ... (Zümer.3)
... "Bunlar, Allah yanında bize şefaat edecekler," diyorlar... (Yunus.18)
Bugün, putlaştırılan kişilerden beklentiler; 'Allah'a yaklaştırmanın / Şefaatin' çok ötesindedir. Lat'lar Uzza'lar; 'Sineğin kendilerinden kaptığını geri alamazken' (Hac.73), Putlaştırılanlar, isterlerse müritlerinin ciğerini bile söküp alabilirler. Bunlar, neredeyse, -haşa- Allah'ın yaptıklarının tümünü yapabiliyorlar.(Google'dan:Gavs neler yapabilir)
- İslam tarihinin en büyük Şirki: Ocak 2015'te bizde doğdu. Yalaka Düzce Milletvekili; Fevai Arslan, (bir kul için), "Allah'ın tüm vasıflarını üzerinde toplayan bir lider"[3] nitelemesi yaptı... Bırakın Allah'ın "tüm vasıflarını", tek bir vasfına dahi, "bir kulun sahip olduğunu" söylemek / düşünmek!?... Şimdiye kadar, hiçbir Şeyh(?) Gavs(?) .... için, böyle bir ifade kullanılmamıştır. Bu ifade, İslam tarihinin en büyük şirkidir!?...
- Kişinin, İslam'a / Kuran'a zerre kadar saygısı varsa bu ifadeyi kullanamaz! O kişi tarafından verilen ve verilmesi beklenilen çıkarlar karşısında, kula kulluğu kabul edemez. Bu vasıfların (en büyük Şirkin putluğu) kendisine yakıştırılan kişi; bir Müslüman'a yapılabilecek en büyük hakaret karşısında, dünyasının kafasına yıkıldığını hisseder. Tepkisiz kalamaz!?... Aksi bir davranış; İslam'ı en geniş anlamda, çıkar için kullanırken; bu vasıf(?)ları da "silah" olarak kullanmaktır. (Aksini düşünebilenler lütfen açıklasınlar)
- Daha acı olanı, "Toplumun büyük bir kısmından, -gündem oluşturan- bir tepki gelmemesidir." Toplumun yaşadığı İslam'ın; Kuran'daki gerçek İslam'dan çok farklı olduğunu, biliyor ve savunuyorduk. Fakat, iman konusunda bile, bilinçsizliğimizin ve vurdumduymazlığımızın, bu derece yüksek olduğunu düşünemiyorduk.
Kuran'da Yaradan Kavramı
[y2] "YARATAN’I TANIMAK" yazımdan özetlenerek alınmıştır.
Her kişinin kafasında, -bazen kendisine de tam açıklayamadığı- bir "Yaradan / Tanrı" Kavramı vardır.
Bu inanç, parmak izlerinin biri-birine benzemediği gibi, her kişide faklı olabilir. Bunun doğal neticesi olarak "Kişi sayısı kadar, Tanrı tasavvuru" olduğu söylenebilir. Ateist olduğunu düşünenlerin de, bu kavramı beyinlerinden tamamen silebildiği kanısında değilim. Zor durumda kaldıklarında derinden hatırlamayacaklarını sanmıyorum.
Yaradan'ı; Kuran'ın; Yaradan için kullandığı, isimler ile, açıklamaya geçmeden; "Düşünmez misiniz? / Aklınızı kullanmaz mısınız?" ve "Düşünün / Aklınızı kullanın" soru ve emirleri ile özetlediğim; metoda uyarak açıklamaya çalışacağım.
Objektif akıl; sorulacak soruları, yapılacak itirazları da dikkate alarak, Yaradan'ı nasıl tanımlayabilir?
Bu tanıma yapılacak eleştiriler ve sorular olacaktır. Bu eleştiri ve sorular da, objektif akla uygun olmadır. Tanımın yetersizliği görülürse yenilenmelidir.
Herkesin; kafasında olduğunu "varsaydığımız" "Yaradan / Tanrı" kavramı nasıl olmalıdır?
- Yaradan olarak tanımladığımıza göre, önce Yaratma kudretine sahip olmalıdır.
- Yaradan, tüm alemlerdeki her şeyin, tasarlanan programlarına uygun olarak, en basit durumundan başlayarak, her şeyin tek yaratıcısıdır. Yine aynı programlara gere; -bize göre çok uzun olan evreler içinde- geliştiren / eğiten / büyütendir. Koyduğu kurallara uygun olarak; her şeyin / cinsin üremesini, gelişmesini, eğitimini, .... sağlayandır. Devamlı yaratış ve oluşların tek sahibi ve yapanı; sınır düşünülemeyen gücün ve kudretin sahibidir.
Objektif aklın savunduğu / savunabileceği Yaradan kavramının özellikleri neler olabilir?...
Yaradan'ı; hatasız tanımlayamayız! Nasıl tanımlarsak daha az hata yapmış oluruz.
Kuran'da: "Elçi, kitap gönderdim. Allah vardır birdir. İnanın" denilmiyor. Zamanın durumuna göre, "Gemi, Rüzgar, Bulut, Yağmur, Toprağın Canlanması..." örnekleri veriliyor; "Düşünmemiz, aklımızı kullanmamız, bilmemiz ve akıl gözü ile görmemiz" isteniliyor.
Çağımızda; bilim ve teknik baş döndürücü bir hızla ilerlemiş ve hep artan bir ivme ile ilerlemektedir. Bugünün insanının görebileceği, düşünebileceği akıl yürüteceği örnekler; o çağlarda yaşayanların düşünebildiği örneklerin çok daha ötesindedir.
Mikro yapı olarak; o zaman hiç bilinmeyen, daha sonra "bölünemez" denilen; atomun yapısı çözülmüş, bölünebilmiş, sakladığı muazzam enerjiye ulaşılmış ve çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Genlerin yapısı / şifresi çözülmüş; çözülmeye ve kullanılmaya devam edilmektedir.
Makro / Mega yapı olarak; uzay cisimleri arası uzaklıklar ve hareketleri / yörüngeleri çok hassas olarak hesaplanabilmektedir. Hayal edilemeyen yerlere ulaşılabilmektedir. Bilgisayar teknolojisi, yirmi yıl önce hayal edilenin çok ötesindedir. Bütün bunlar -ve sayılamayan milyonlarca örnek- Yaradan'ın dilemesi, bahşettiği zeka ve kabiliyetle kullarının başarabildikleridir. Tüm bunları göz önünde tutan, düşünen aklın ulaşacağı sonuç: "Yaradan'ın yaptıklarının, yapabileceklerinin yaratılanınki ile ölçülemeyeceğidir."
Sanırım, buradan da şu sonuçlara ulaşabiliriz:
- Yaradan'ın ilmine-bilgisine bir sınır düşünülemez. Bilmediği, bilemeyeceği bir şey tasavvur edilemez.
- Yaradan'ın gücüne-kudretine bir sınır düşünülemez. Yapamayacağı bir şey tasavvur edilemez. Yapmayı dilemedikleri ya da koyduğu kurallara aykırı olan şeyler; "Yapamayacağı bir şey" anlamına gelmez.
... O'nun katında her şeyin bir ölçüsü vardır. (Rad.13)
Göklerin ve yerin egemenliği Allah'a aittir ve Allah'ın gücü her şeye yeter. (Ali İmran.189)
Dönüşünüz Allah'adır. Ve O'nun gücü her şeye yeter. (Hud.4)
"Allah'ın gücü her şeye yeter" ifadesi, birçok ayette tekrar edilir.[4]
- Atomun iç yapısındaki Mikro Denge'den tutun, uzay ve tüm alemlerin yaratılışında "O kadar müthiş bir Makro DENGE / ÖLÇÜ / HESAP var ki... Burada, müthiş kelimesi çok yetersiz kalıyor.
Bu çok büyük DENGE'yi yaratan yüce kudretin; adaletsizlik / dengesizlikyapması düşünülemez. Bunun doğal neticesi olarak, tam ve mutlak anlamda adalet sahibidir. Adaletsizlik yaptığı, yapacağı, yapabileceği düşünülemez. Bu "Adaletsizlik yapmaya gücü yetmez" anlamına gelmez.
İlk üç Maddede açıklananları, Yaradan' olmanın "Olmazsa olmaz" şartları olarak görebiliriz. - Yaradan için bir ön; O'ndan önce, O'nun olmadığı zaman dilimi düşünülemez. Bir önü olduğu düşünüldüğünde: Onun olmadığı bir zaman dilimi vardır ve O, zaman içine sığmıştır anlamına gelir. Nasıl var oldu? Kim var etti? Var edilmiş ise, "Yaratılmıştır / Yaratanı vardır.(Aynı anda iki(?) yaradan mı?)" önceki Yaradan nasıl yok oldu? Ölümlü mü?... Akla gelen ardışık soruların arkası gelmez. Akıl / mantık dışına çıkılır. Olmazsa olmaz şartlarla çelişir.
- Yaradan için bir son; O'ndan sonra, "O'nun, olmayacağı" zaman dilimi düşünülemez. Bir sonu olduğu düşünüldüğünde, yine yukarıdaki sorularla paralel sorularla karşılaşırız.
Hem bu ana kadar öne sürülen görüşleri açmak; Hem de, "Yaradan'ın yaptıklarının, yapabileceklerinin yaratılanınki ile ölçülemeyeceğini" göz önünde tutarak; bazı konuları, bu bakış açısından değerlendirmek istiyorum.
Levhi-Mahfuz: Her şeyin yazıldığı / kaydedildiği; bunlardan istenilenin, istenildiği an tekrar ortaya konulabileceği bellek / kitap. Herkesin / her şeyin, tüm hareketlerinin / hesaplarının kaydı, sorgulanması. Bu konuları 50-60 yıl öncesine kadar, kavramak ve anlatmak sanırım daha güçtü. Yaradan'ın sınırsız bilgisi ve bilgisayar teknolojisinin bu günkü kapasite ve seviyesi düşünüldüğünde çok daha kolay anlaşılabilir ve anlatılabilir olduğu kanısındayım.
Tekrar dirilmek ve Hesap Gününün varlığı: Yaradan, koyduğu kurallar gereği İnsanlara, "Akıl ve iradelerini serbest kullanma özgürlüğü" vermiştir. Bunun neticesi olarak da yaptıklarının sorumluluğu ile yükümlü kılmıştır. Kişilerde "bencillik" duygusu, çoğu defa, "adil olma" duygusuna baskındır. Bunun neticesi olarak, başkalarına büyük / küçük haksızlıklar yaparlar. Çeşitli nedenlerle, bu hakkı sahibine iade etmeden / cezasını çekmeden dünyadaki ömürleri biter. Bu "eşsiz dengeyi" kuran, sınırsız ve mutlak adaletin sahibi Yaradan'ın; insanların; yaptıklarının karşılığı olan; "mükafatı ya da cezayı" vermeden / hesabı görmeden, bırakması, bu yüce dengeyi kuran, mutlak adaletin sahibinin yapacağı bir şey olamaz. Mutlaka bir hesap günü / zamanı olacaktır.
Hesap ve karşılık nasıl olacak? Söylenebilecek tek kesin ifade: "Mutlak adalete uygun olacaktır."
Yaradan Kavramı'nın Kuran boyutuna; Allah'ın isim ve sıfatlarından bazı özetler verdikten sonra, ayetlere dayanarak bazı açıklamalar yapmaya çalışalım.(İsim-İsim okumak yerine, topluca okumanın daha uygun olacağını düşündüm)
Allah'ın Bazı Güzel İsimleri:
De ki: "İster Allah diye yakarın, ister Rahman diye yakarın... en güzel isimler O'nundur... (İsra.17)
Tüm sonsuz yüceliklerin tek sahibidir.(1) Yaratan, bazı varlıkları yarıp parçalayarak yeni varlıklar üreten.(2) Yaradan.(3) Büyüklüğüne / Yüceliğine sınır düşünülemez.(4) Tüm hikmetlerin kaynağıdır. Tüm yarattıklarında, yaptıklarında kesinlikle hikmet vardır.(5)
Sevginin kaynağı. Sevginin, kolayca kök salacağı bir ortamın yaratanıdır.(6) Rahmeti sonsuz olan.Tüm yarattıklarını, seven, acıyan, nimet / rızık verendir.(7) Sevgi ve merhameti sınırsız olan ve tüm yarattıklarına nimetler verendir.(8) Her canlıyı, kendine özel bir programla, besleyen / eğiten / büyütendir. (9) Davranışlarında; yumuşak, şefkatli, sertlikten uzaktır.(10) Hayatın kaynağı, sürekli diri. Varlığının başlangıcı / sonu olmayandır.(11) Gerçeğin kaynağı, belirleyicisi, her yaptığı ve emri gerçeğe uygundur. Hakkın / Hukukun kaynağıdır.(12) Gücü her şeye yeten. gücünün bir sınırı düşünülemeyendir.(13)
Bağışlayıcı, affedici; (14) acıması, esirgemesi, bağışlaması sınırsız olandır.(15) Her durumda, her şeyden haberdar olan. Ondan gizli hiçbir şey olamayan.(16) Gücün kudretin kaynağı ve sahibidir.(17) En iyi, en güzel, en çabuk, en hassas gerçek adaletli hesap görendir.(18)
Tüm yarattıklarına kendilerinden daha yakın. Hiçbir şey için, hiçbir aracıya ihtiyacı yoktur.(19) Tövbeleri çok kabul eden, kendisine olan yönelişleri karşılıksız bırakmayandır.(20) Tüm yarattıklarının rızıklarını bolca verendir. (21) Her şey O'na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. (22)
İsimlerin Arapça karşılıkları: (1) Hamid (2) Fatır (3) Hallak (4) Kebir (5) Hakim (6) Vedud (7) Rahman (8) Rahim (9) Rab (10) Halim (11) Hayy (12) Hakk (13) Kadir (14) Gafir (15) Rauf (16) Habir (17) Kaadir (18) Hasib: (19) Karib (20) Tevvab (21) Rezzak (22) Samed
Ayetlerde Yaradan Kavramı:
Allah'ın yaratmaya nasıl başlayıp, sonra onu nasıl tekrar edeceğini anlamıyorlar mı? Doğrusu bu Allah'a kolaydır... / De ki: "Yeryüzünde dolaşın; yaratmaya nasıl başladığını bir görün /düşünün. İşte Allah, sonraki yaratmasını da yapacaktır... (Ankebut.19-20)
Burada istenen, düşünme; tüm soruların, niçin ve nasıl'ına da cevaplar arayan, Kuran'ın istediği düşünmedir.
İlgili ayetleri sıralamak yerine, bu ayetlere dayalı, açıklamalı olarak konuyu anlatırken, okuma rahatlığı için, harfli göndermeler yaparak, ayet listesini aşağıda vermeyi uygun buldum.
Allah tektir. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey ona muhtaçtır. Doğmamış, çocuk sahibi olmamıştır. Hiçbir şey, O'nun benzeri, eşiti, dengi değildir. Bu teklik; bölünemeyen, ve kendisine bir şey eklenemeyen bir tekliktir. Yaradan'ın böyle bir "Tek olma" zorunluluğu vardır (a).
Gökleri, yeri (tüm alemleri) yoktan var edendir. Bir şeyi var etmeyi dilediğinde ona sadece, "Ol" der, o da hemen oluşmaya başlar.(b) Olmayan bir şeyin, ilk yaratıcısıdır. Yaratılmış bir şeyi, geliştirerek yaratılmasına devam eder. İnsanı ve eşini tek bir nefisten yaratmış, onlardan, birçok erkek ve kadın üretmiştir.(c) Yaratılmış olandan, onun devamını, daha gelişmişini yaratandır. Yaratılmış olanı, yeni yöntem ve gelişmelerle yaratmaya devam eder: Bizi bir tek benlikten inşa edendir. Sonra da bir karar yeri ve emanet yeri evreleri ile devam eder. (d) Yaratılanı tekrar yaratır. Sonra sizi öldürecek ve sonra tekrar diriltecek. Sonunda O'na döndürüleceğiz. (e) Her yaratıştan önce, tasarlar, şekil verir. Yarattıklarına şekil verendir.(f) Rahimlerde size istediği şekli veren O'dur.(g)
Tüm sonsuz yüceliklerin tek sahibidir. (h) Övgüye en layıktır, Yücelerin yücesidir.(i)
Tüm alemlerin ve ahretin hükümranıdır. (j)
Allah daima galiptir hüküm ve hikmet sahibidir. (l)
Her şeyi bir ölçüye göre yaratandır.(m) Atomun yapısındaki mikro dengeden, uzaydaki, kendi yörüngesinde dönen, sayısız uzay cismi arasındaki müthiş makro denge! Ancak çok büyük bir "Ölçü sistemi" ile yaratılabilir.
Allah'ın yasasında bir değişme bulunamaz (n) Bu ölçüde "Ahenk ve Denge" üzerinde yaratılan alemlerin uyacağı bazı kuralların olması zorunluluğu vardır. Örn: Yüzen bir cisim, yüzdüğü sıvıya batan kısmının hacmine eşit sıvının ağırlığınca (=cismin ağırlığına eşit) bir kuvvetle kaldırılır.
Yaradan'ın gücü için bir sınır düşünülemez. Allah, her şeye gücü yetendir.(o) Allah'ın yapmadıkları "yapamadığı" anlamına gelmez. Yapmayı dilemediği, ya da koyduğu kurallara aykırı olan şeylerdir.
Allah ... tüm hikmetlerin sahibidir. (p) Tüm yarattıklarında, yaptıklarında, -en azından matematik mantığına dayanan- bir hikmet vardır. Bu bir zorunluluktur. Yoksa, yaratılanlar arasındaki büyük denge kurulamazdı.
Bütün işler Allah'a döndürülecektir.(r) Bu, hem büyük dengenin, hem de bu dengeye dayanan, "Mutlak Adaletin" doğal sonucudur.
O, bağışlayandır ve sevendir.(s) "Sevgi, Merhamet, Bağışlama" bu güzel dengeyi; o toplum için ayakta tutan sac ayaklarıdır. "Kin, Zulüm, Çıkar hırsı" bu ayakları çürüten paslardır. Toplumlun durumuna bakarak; bu ayakların ne ölçüde sağlam ya da çürümüş olduğunu anlayabiliriz.
Yaradan, Rabb'imizdir. (Yaratma kudretinden yukarıda bahsedilmişti.) / Yahudiler bilginlerini, hahamlarını; Hıristiyanlar da rahiplerini ve İsa Mesih'i Rabler edindiler.(t) (Aynı gelenekler devam etmiş, Müslümanlar da bazı din adamlarını, şeyhlerini, Gavslarını(?), krallarını Rabler edinmişlerdir.) Dinin çıkar için kullanılmasının neticesi, toplumların tevhid inancından hızla uzaklaşarak şirk batağına dalmaları olmuştur.
Yaradan Rabbinin adıyla oku! / O, insana kalemle öğretendir.(u) Rabb: Yaradan yetiştiren yaşatan olarak tanımlanabilir. Yalnız Allah'a kulluk edilir ve yalnız O'ndan yardım istenir. (v) (Yukarıda açıklandığı gibi, şirk konusunda, Kuran'ın indiği dönemden çok daha kötü durumdayız).
Dini sadece Allah koyabilir. / Dini Allah'a has kılarak O'na kulluk etmemiz gerekiyor. (y) (Çok üzücü bir durum ama, "Toplumun yaşadığı din ile, Kuran'daki dinin çok farklı olduğu" bir gerçektir.)
Yaradan, yarattıklarına kendilerinden daha yakındır. / İnsana şah damarından daha yakındır.(z)
Tüm hesaplar; çok çabuk ve hassas olarak görülür ve tam karşılıkları verilir.(q)
Yaşarken imtihan ediliriz. Verilecek hükme itirazımızın "Haklı olmadığını görebilmemiz" için.(x)
Allah, tövbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir. (Tevbe.104)
Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazla yük / sorumluluk yüklemez.... (Bakara.286)
Biz ona doğru yolu gösterdik. İster inanır, ister inkâr eder (w) İnsana "Serbest irade ve akıl verilmiştir" Tercihinde bağımsızdır. Dolayısı ile sorumluluk da ödül ve ceza da kendisine aittir.
Yaşatan ve öldüren O'dur. (Mümin.68) / Öldürecek ve diriltecek olan da O'dur. (Necm.44)
Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkını veren Allah'tır... (Hud 6)
İlgili Ayetler: (a)İhlas.1-4 (b)Bakara.117 (c)Nisa.1 (d)Enam.98 (e)Bakara.28 (f)Haşir.24 (g)Haşir.24 (h)Fatiha.1 (i)Hud.73 (j)Leyl.13 (l)Enfal.49 (m)Kamer.49 (n)Ahzab.62 (o)Maide.40 (p)Nisa.11 (r)Fatır.4 (s)Buruc.14 (t)Teiivbe.31 (u)Alak.1-4 (v)Fatiha.5 (y)Zümer.3 (z)Kaf.16 (q)İbrahim.51 (x)Enam.157 (w)İnsan.3
Kuran, Allah Katından İndirilmiştir
Kuran; sonraki yıllarda bilinecek / keşfedilecek bazı şeyleri, mucizevi / sembolik ifadelerle haber vermiştir. Bunlardan gerçekleşenleri görüp düşündüğümüzde, Bunları bu kadar yıl önce, "bir kişinin" haber veremeyeceğini "akıl gözü ile" görebiliyoruz. Bunun doğal neticesi; bu "haberler / ayetler Allah katındandır" hükmüdür. Önce bu ayetlerden örnekler verelim. Sonra da, değişik özellikleri açıklanarak, "Allah katından indirildiği" vurgulanan bazı ayetler sunalım..
Gece ile gündüzü, güneşle ayı yaratan odur, bunların hepsi de bir felekte yüzerler. (Enbiya 33)
Burada çoğul (ikiden fazla) ifadesi kullanılmıştır. Gece ile gündüzün olduğu Dünya da, felekte yüzenlere dahildir. O devirde, Dünya, Ay ve Güneş'in, "Boşlukta, bir yörüngede döndüğü", hayalin ötesinde bir şeydi. Buna rağmen, neden, açıkça; "Yörüngede Dönüyor" denilmemiş de, "Felekte yüzüyor" denilmiş? sorusu soruluyor / sorulacak. Kuran'da; bu durumlarda doğal ve mecburi olarak; hem ilk muhataplara batmayacak, hem de asırlar sonra anlaşılabilecek "Sembolik ifadeler" kullanılmıştır.
Kuran'dan asırlar sonra, (1630'lu yıllarda) Galilei "Dünya dönüyor" dediği için kilise tarafından ölüme mahkum edilmiş, sözünden dönerek hayatını kurtarabilmiştir.
Medine İslam Üniversitesi Rektörü Prof(?). Abdülaziz bin BAAZ, 1975 de 2.baskısı yayınlanan ilmi(!) fetvasında; "Dünya'nın yuvarlak olmadığı, dönmediği, Güneş'in döndüğü,Gezegenlere gidilemeyeceği"ni, nakli ve ilmi(!?) delillerle ispat ediyor.(?) Bu Fetvadan sonra aksini söyleyenleri; kafir ve mürted olarak katledilmeye mahkum ediyor.
Birinin suyu tatlı ve serinletici, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip, aralarında da karışmalarını önleyen bir perde koyan, Allah'tır. (Furkan 53)
"İki denizin neden karışmadığının" fiziki açıklaması asırlar sonra yapılmıştır. Bu ve (Rahman.19,20) ayetleri için yakın zamanlara kadar yazılan tefsirlerde bile bir sürü safsata bulmak mümkündür.
Kuran'da, (19 ve katları) Matematiksel Kod Sistemi:
Sırt çevirip büyüklük tasladı: "Bu sadece öğretilegelen bir büyüdür./ İnsan sözünden başka bir şey değildir" / Onu Sekar'a yaslayacağım. / Bilir misin nedir Sekar? / O, ortada tutmaz, yok da etmez / ... İnsan için tablolar / levhalar ekranlar sunandır o. (Müddessir.23-29)
Sekar'ın üzerinedir on dokuz. (Müddessir.30)
... onların sayılarını da küfre sapanlar için bir imtihandan başka şey yapmadık... kitap verilenler iyice ve apaçık bilsinler. İman etmiş olanların imanı artsın... (Müddessir.31) (H.Yılmaz)
Reşad Halife; 1974 yılında; Kuran'ın, 19 sayısı ve katlarından meydana gelen bir matematiksel sistemle kodlanmış olduğunu örnekleri ile açıklamıştır. Sadece "Besmele" için verilen örnekler ([k2] 1.C. s:116-118) tahminin üstündedir. Bu kadar matematiksel kod'larla donanmış başka bir kitabın varlığını bilmiyorum. Olacağını da sanmıyorum. Bu durumu savunanlar da eleştirenlerde vardır[5]. Kişiler olarak, bu bağlantılar incelendiğinde; "Bu hatalı olabilir" dediklerini yok sayarak, sadece diğerlerine baksınlar "Bu tesadüf olabilir mi?" ya da "Muhammed, bu bağlantıları hesaplayıp kitaba yazabilir mi?" Sorularına "Evet" diyebilirler mi? Diyebiliyorlarsa, detaylı olarak yazsınlar. Konuşalım.
Günümüzde (bilgisayar çağında), elinde Kuran örneği de varken, bir matematik profesörü, herhangi bir konuda, bu ölçüde kodlarla donanmış bir kitap yazabilir mi? Bu soruya (Evet) diyebilir misiniz?
Bu kod sistemini, 14 asır önce, ilimden hiç nasibi olmayan bir toplumda doğup-büyüyen bir kişinin, böyle bir kitap yazabileceğini akılla-mantıkla açıklayabilirim diyebilir misiniz?
Kuran'a saygılı olduğunu düşünenlerin; bu kod'lama sistemine, "Doğru ya da Hatalı" demeden önce, [k6.s364-391] okumalarının uygun olduğu kanısındayım. İsterlerse eleştirilerini yorum olarak, burada yazarlar, konuşuruz.
Kuran – Hiç Tükenmeyen Mucize [k6] Online Kitap
Yukarıdaki (Online) kitabın:
- "Kuran ve Bilimler" bölümünde; [s21-265],
- "KUM: Kelime Uyumlarındaki Matematiksel Mucize" bölümünde; [s287-361],
- "19 Mucizesi" bölümünde [s364-444]
pek çok mucizeye değinilmiştir. Burada, ilk bölümden sadece üç kısa özet sunulmuştur.
Ve Evren'i (Göğü) kuvvetimizle kurduk, muhakkak ki onu genişletmekteyiz.(Zariyat.47) [k6.21]
20.yy.a kadar, göğün, sonlu ya da sonsuz olduğunu savunanlar vardı. Edwin Hubble, gelişmiş teleskobu ile yaptığı gözlemleri sonucu tüm yıldız kümelerinin hızla birbirlerinden uzaklaştığını tespit etmiştir. Böylece Kuran'ın 13 asır önce haber verdiği genişleyen dinamik evren modeli doğrulanmıştır.
İnkar edenler, Evren (Gökler) ve yer birbirleriyle bitişik iken onları ayırdığımızı, her canlıyı sudan yarattığımızı görmüyorlar mı?... (Enbiya.30)
(Big-Bang) olayı çözümünden asırlar önce Kuran tarafından haber veriliyor.
Güneş de bir karar yerine doğru akıp gitmektedir. Bu, Üstün Olan ve Bilenin takdiridir. (Yasin.38)
Önce; Güneş, Sabah doğuyor, Akşam batıyor dedik. Sonra Dünya duruyor, Güneş etrafında dönüyor dedik, daha sonra Kopernik'le birlikte; Güneş sabit, Dünya ve Gezegenler Güneş'in etrafında dönüyor, ilmi görüşüne(?) geldik. Ve [k6.74] Kuran'ın bildirmesinden, bin yıldan fazla bir süreden sonra; Güneş, hedefine hızla ilerlerken, Dünya'nın, Güneş etrafında döndüğüne ulaşabiliyoruz.
Kuran'ın Mucize denizinden, bir damla sunmaya çalıştık. Sanırım, "Kuran, tanrı katından mı?" sorusunun cevabı verilmiş oldu. Şimdi, bunun ifade edildiği ayetlerden örnekler verelim.
Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Allah katından .... (olmasaydı) onda çok çelişkiler bulurlardı. (Nisa.82)
Kuşku, çelişme olmayan bu kitabın indirilişi Âlemlerin Rabbi'ndendir. (Secde.2)
Kuşkusuz bu Kitap'ı biz sana hak olarak indirdik... (Züme.2,41 İsra.105)
Yeri ve o yüce gökleri Yaratandan bir vahiy olarak indirdik. (Taha.4)
... sana da insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur'an'ı indirdik, ola ki düşünürler. (Nahl.44)
Biz onu kutlu / bereketli bir gecede indirdik. Hiç kuşkusuz, biz uyarıcılarız. (Duhan.3)
Biz onu Kadir Gecesi'nde indirdik. (Kadr.1)
İlk ayetler (Alak.1-5) Miladi 610 yılı, Ramazan ayı Kadir Gecesinde indirilmiştir. İlk vahyin, Hira Dağı mağarasında indiği, rivayet anlatımı ve (İsra.1) de"En yakın secde yerine gece yürüyüşü yaptırılarak, olağan üstü bazı ayetlerinin gösterilmesi" (Necm.1-11) anlatımı vardır[6].
Kendilerine açıkça anlatabilmesi için, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik.(İbrahim.4)
Ve Kur'an'ı, insanlara ağır-ağır okuman için bölüm-bölüm indirdik. (İsra.106)
Kuran'ın "Allah tarafından indirildiği" daha bir çok ayette tekrarlanır.
İslam'ın karşıtları 'İndirilmesi, Allah'tan değil' (İsra.93); 'Başkası tarafından yazıldı' (Nahl.103) .... dedikleri gibi; çıkarı için kullanmak isteyenler de, işlerine gelen yalanı, 'dillerini kitapla eğip-bükerek ... bu Allah katından' diye (Ali İmran.78) Allah'la aldatmak yoluna gitmişlerdir.
Kuran'da Sembollerle Anlatım
Sakınıp korunanlara vaat edilen cennetin temsilî anlatımı şu: Altından ırmaklar akar, yemişleri de sürekli, gölgesi de. İşte korunup sakınanların son yurdu... (Rad.35) ve Muhammed.15 İnsan.12-22
Bir üst başlıkta, bu sembollerden örnekler verildi. Belirtildiği gibi, bazıları o dönem için zorunluluktu.
Kuran'da sembollerle ifadenin kapsamı hayli geniştir. Genel olarak, Dünya ve Ahrete; Ceza ve Mükafata ait bir çok yerde sembolik ifadeler kullanılmıştır. Sayılan meyveler, ateşler; bildiğimiz anlamda, "meyve" ve "ateş" değildir. Gerçek anlamda, neler ve nasıl olduğundan bahsedilemez.Fakat ilahi mutlak adalete uygun olduğu; görülen hesabın tam karşılığının verildiği ifade edilebilir.
Bazı ayetlerdeki yoruma ve uydurma hadislerdeki ifadelere dayanılarak, Dünya yaşamının ödülü olarak -bazı bilinçsiz kişilerin ağzını sulandıran- "Şu kadar erkeklik gücü... şu kadar Huri verileceği... hikayeleri(?)" vardır. Netice, cinsel arzu ve seks öbür dünyaya da taşınıyor(?) Bu düşünceye inananlara; Allah'ın adalet sahibi olduğunu hatırlatarak soralım. Eşinize de dünya yaşamının ödülü olarak; "Şu kadar kadınlık gücü... şu kadar Gılman verileceği hikayesini de normal görebilir misiniz? Aynı rahatlıkla bunu da kabul edemiyorsanız bu düşüncenin kökten sakat olduğunu kabul etmek zorundasınız...
Sanıyorum, gerçekte Ahrete taşınan; -en azından- bilinçsizliğin günahı olacaktır..
Dünyada, insana; akıl, serbest irade, gibi yüce değerlerin neticesi olarak, sorumluluk da yüklenmiştir. Öbür dünyada, Yaradan'ımın verdiği akıldan, "mahrum bırakmayacağını" umuyorum. Ama "İstediğimi istediğim gibi yaparım" iradesi yerine, "Konulan kurallara uyulması gerekeceğini" düşünüyorum.
Genelde yanlış anlaşılan bazı sembolik ifadelerin açıklamalarını veriyoruz.[7]
- Adem, İnsanın / insanlığın;
- Şeytan; Allah'tan uzaklaşmanın; bencilliğin, kötülük dürtüsünün;
- Ateş: Hırs, şehvet, haset gibi kötülüklerin karşılığının;
- İblis: Allah'a güvenememenin;
- Mülk-i la yebla: Yıkılmayacak (sanılan), servet iktidara sahip olma hırsının
sembolik ifadeleridir.
- Şecere-huld (Sonsuzluk Ağacı); Son sınırına kadar, tüm "İktidar, servet, şöhret, şehvetin." kendisinde-ailesinde toplama arzusudur.
- Ağaca yaklaşmayın: Allah'ın emrine rağmen, bencilce çıkar sağlamaya yaklaşmayın.
- Bin yıldan elli yıl eksik yaşamak: Hz. Nuh'un, 950 yıl değil; çok uzun süre yaşadığının ifadesidir. Kavminin, ekabirlerin,"Etrafındaki ayak takımını kov" talebine direndi. Başarılı olamadı.
- Deveyi boğazlamayın; (Kamu haklarına tecavüz etmeme / Sosyal adalete saygılı olmak): Hud kavmi ve Hz.Salih olayının anlatımında geçer.
- Ateşe 'serin ol' demek (Enbiya.69): İbrahim'in ateşe atılma istemini anlatılırken kullanılır. Ateşe atılıp yanacakken orada bir gül bahçesi oluşması değildir.; "İbrahim ben de Rabbime hicret edeceğim dedi" (Ankebut. 27) İbrahim, hicret ederek yakılma cezasından kurtuldu.
- Parçalanmış kuşları ayrı-ayrı tepelerden çağırmak: Hz. İbrahim'in "Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster" sorusuna; "Dört kuş al. Onları kendine / yuvasına alıştır. Sonra her dağa/tepeye onlardan bir parça (4ün parçası, 1 adet) koy. Sonra onları çağır. Koşarak sana / yuvalarına geleceklerdir." (Bakara; 260). (Her kuşu parçalayarak, parçalarını dağıt) denilmiyor.
- 99 koyuna 1 koyun: Sosyal eşitsizliğin somut ifadesi.
- Dabbetu'l-arz: Yeryüzünün kımıldanışı / hareketlenişi manasına gelir.
- Karıncalarla konuşmak":Karınca (Neml) adlı yerleşim biriminden geçerken ora halkı ile konuşmak,
Muhkem ve Müteşabih Ayetler
Sana kitabı indiren O'dur. Bu kitapta, sağduyu sahibi herkesin ilk okuyuşta anlayabileceği ayetler vardır. Kitabın ana temasını bunlar oluşturur. Bir de, benzetmeler yapılan dolaylı anlatımlı olanlar vardır. Kalplerinde eğrilik olanlar, konuyu saptırmak ve keyiflerince yorumlamak için dolaylı anlatımlara göz dikerler. Hâlbuki, bu tür ifadelerde ne denilmek istendiğini Allah ve bir de ilimde derinleşmiş olanlar bilir. "İnandık, hepsi Rabbimizdendir." (derler) ... (Ali İmran.7)
Allah, sözün en güzelini, birbirine benzer iç içe ikili manalar ifade eden bir Kitap halinde indirmiştir. (Zümer.23)
Ayette açıkça belirtildiği gibi, Muhkem Ayetlerin anlamları açık ve nettir. Biraz anlama kabiliyeti ve doğru anlamak niyeti olan herkes rahatça anlayabilir. Müteşabih Ayetlerin; "İç-içe, benzetimli ve dolaylı anlatımlar arasında doğru seçim yapmak için; Kuran'a daha yakın bir "Kuran inanırı" olmak gerekiyor. Bazı çevirilerdeki; "Ancak Allah bilir" ifadesi kesinlikle yanlıştır. Kuran'ın tüm ayetleri, "Gerçek anlamları" anlaşılmadan, insanlığın sonunun gelmeyeceğini düşünüyorum.
Sembollerle Anlatım ve Kuran Allah katındandır bölümlerinde de açıklandığı gibi, bazı ayetlerin tam anlaşılması için, bir zamana ihtiyaç olmuştur.
Kuran'da Çelişki Yoktur
... Allah'tan başkası tarafından gönderilmiş olsaydı onda birçok çelişki bulurlardı. (Nisa.82)
Kuran; İstediği gibi okunarak ve düşünerek; "Çelişki varsa, haydi bulun!" demektedir.
Kendisinde hiç şüphe çelişki olmayan bu kitap ... (Bakara.2)
... her türlü çelişkiden uzak, dosdoğru ve Arapça bir Kur'ân olarak indirdik. (Zumer.28)
Kendisinin Ateist olduğu kanısında olan arkadaşlarla "Alemlerin nasıl var olduğu" noktasından konuşmaya başlamak isterim. Diğer noktalara daha sonra sıra gelebilir.
Kuran'ın Yaradan tarafından indirilmeyip Kişi(ler) tarafından yazıldığı kanısında olan arkadaşlardan ricam, önce, "Kuran, Allah Katından İndirilmiştir" bölümünü okusunlar. Orada, ilgili ayetler dışında, "Kuran'daki mucizelerden" de bahsedilmiştir. Kuran'da çelişki arayanlar / arayacak olanlar, önce bu başlıkta bahsedilen mucizeleri dikkatle okusunlar. O mucizelere "Hayır, hatalı" diyebiliyorlarsa, önce onu konuşalım daha sonra, "Buldukları(?) çelişkileri" detaylı olarak yazsınlar... Konuşalım...
Bunu beklemeden, İnternetten aldığım bazı örnekler üzerinde duralım.
Nasıl çelişkiler bulunmuş diye internete göz attığımda dikkatimi çeken bir nokta üzerinde durayım. "Çelişiyor" dedikleri ayetler, çoğu kez, "biri diğerinin ardından" gelen ayetlerdir. Yani ilk muhatabı, bu iki ayeti, "aynı anda" okumuş ya da duymuştur. Sadece bu noktaya dikkat etmek, gerçeğin hemen görülmesine yeterlidir.. (Bu açıklama hatırda tutularak) verilen örnekleri okuyabilirsiniz.[8] Kişinin; (taraftarı olsun olmasın) herhangi konuda eleştiri yapması en doğal hakkıdır. Fakat kendi kişiliğine saygılı ise objektif olmak zorundadır. Olmazsa, "açık kapı buldum" diye dalarsa, istediğine, istediği karayı sürerse, saygı bekleyebilir mi? Sosyal medyada bu konuda yapılan eleştirilerin çoğu, basit bir mantığa bile sahip değildir. Cevaba değer mi? sorusu havada kalıyor.
Kuran'da Düşünmek ve Aklını Kullanmak
Birçok yazımda, defalarca kullandığım bir cümleyi, burada, tam yerinde bir daha tekrar edeceğim.
Allah, birçok ayetinde; 'Düşünmez misiniz? Aklınızı kullanmaz mısınız?' anlamında sorular sormuş, 'Düşünün, aklınızı kullanın' Anlamında emirler vermiştir.
Kuran'ın / İslam'ın istediği 'düşünmek'; kişinin, o konudaki var olan düşüncesinin / genellikle (atalarından gördüklerinin) doğruluğunu kanıtlamak için çaba sarf etmesi, kendi düşüncesine destek araması değildir. Kendi düşüncelerinin de 'yanlış olabileceğini' var sayarak, her boyutu ile, doğruyu aramak için düşünmektir.
Söz konusu düşüncenin alternatifleri neler olabilir? Bunlara ulaşabilmek için hangi kaynaklara başvurulabilir? Bu alternatifler, objektif olarak ortaya konulmalıdır. Doğruyu bulmak amacıyla, aklını kullanarak, bilinen bu alternatif düşüncelerin, eleştirisi ve savunması yapılmalıdır. Bundan sonra, aynı amaçla 'Doğrudur' kanısına varılan düşünce seçilmelidir.
Bu durum, yine de seçilen düşüncenin, 'mutlak doğru' olduğu anlamına gelmez. Bir gün, 'Savunamayacağımız bir eleştiri' ile karşılaştığımızda, 'Doğruyu aramaya' yeni baştan başlamamız gerekebilir.
... Kuran'ı ağır-ağır, düşüne-düşüne oku. (Müzzemmil.4)
Kuran'ın istediği düşünme; "Alemlerin, bir Yaradan'ı var mı?" sorusundan başlayarak; "Kuran, Allah katından mı indirildi? / Alemleri yaratılışı?..." ve her sorunun; neden ve nasıl'ına da cevaplar arayan bir düşünmedir. Hz. İbrahim de 'Gerçek Tevhid İnancına' bu yolla ulaşmıştı.
Yaradan; çoğumuzun düşünmediğini, az ve hatalı düşündüğünü, hatalı davrandığını bildiği için uyarmıştır. "... Siz ne az düşünüp anlıyorsunuz!... (Hakk.42)". Ve bazı Ayetlerle; "Kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi değil" ikazı yapıldıktan sonra: "... siz dünyayı çok seviyorsunuz..." (Kıyamet.20), "... yakında bileceksiniz. (Tekasür.3,4,5)", "... Aslında siz, Din'i yalanlıyorsunuz..." (İnfitar.9) şeklinde devam ediyor.
Kafalarımızdaki düşünce ile, -çoğu kez- farkında bile olmadan, dini yalanlıyoruz.
Kesinlikle onların düşündüğü gibi değil! Kur'ân, bir düşündürücüdür... (Abese.11) ve (a)
Allah, 'Hiç düşündünüz mü / düşünmediniz mi?' sorusunu, çeşitli örnekler vererek; bazen doğrudan, bazen elçilerinin ifadesi olarak, bazen de aynı anlamda, 'Gördün mü?' ifadesiyle, bir çok ayetinde, tekrar-tekrar sormuştur. Kullarından 'açıkça istenilen' bu konularda düşünmesidir.
Kur'an'ı, iyice okuyup düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başka birinin katından gelseydi, elbette onun içinde birçok çelişki bulacaklardı. (Nisa.82) ve (Muhammed.24)
Düşünebilmenin olmazsa-olmaz şartı ise düşüneceğin şeyi anlamaktır. Nereden, hangi noktadan bakılırsa bakılsın, gelinecek nokta 'Kuran'ı anlamaktır'
... Kendinizi hiç düşündünüz mü?... (Enam.40)
... Ayetlerimizi inkâr eden .... kimseyi hiç düşündün mü? (Meryem.77)
... Hiç düşündünüz mü? Suyunuz yerin dibine çektirilse, size kim suyu geri getirebilir? (Mülk.30)
... Hiç düşündünüz mü? ... Allah katından olduğu halde, siz bu gerçeği örtmüşseniz! ... (Fussilet.52)
Kötü duygularını, tutkularını kendine tanrı edineni hiç düşündün mü? (Furkan.43)
(İbrahimin ifadesi olarak) "nelere tapmış olduğunuzu hiç düşündünüz mü?" (Şuara.75)
...Allah'ın astlarından .... ortak koştuklarınızı hiç düşündünüz mü? .... (Fatır.40) Ve:(b)
Ve istenilen 'Düşünme' akıldan gelip-geçmesi değil, 'derin-derin' düşünmektir.
Ve işte Biz, düşünsünler diye ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (Araf.174)
... İşte Allah, ayetleri size böyle açıklar ki, derin-derin düşünebilesiniz... (Bakara.19)
... sana indirdik ki onu, ayetlerini derin-derin düşünsünler ve öğüt alabilsinler... (Sad.29)
... göklerin ve yerin yaratılışını derin-derin düşünürler: "Ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın.... (Ali İmran.191) ve (c)
Yaradan, örnekleri, kullarının önüne, 'aklınızı kulanın' diye açık-açık serer ve 'Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?' sorusunu tekrar-tekrar sorar. Yapılması gereken; Kuran'ı anlayarak / düşünerek okumaktır.
... Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? (Bakara.44)
Aynı soru: (Ali İmran.65 Enam.32,151 Araf.169 Yunus.16 Hud.151 Yusuf.109 Enbiya.10,21 Müminun.80 Kasas.60 Saffat.138) ayetlerinde tekrarlanır.
Biz onu aklınızı kullanasınız diye Arapça bir okuma yaptık. (Zuhruf.3)
... Size ayetlerini gösteriyor ki, aklınızı işletebilesiniz. (Bakara.73)
... Aklınızı kullanasınız diye Allah ilkelerini size böylece açıklamaktadır. (Bakara.242)
...Eğer aklınızı işletirseniz O, doğunun, batının .... Rabbidir. (Şuara.28) ve:(d)
Kuran; düşünmek / aklını kullanmak / öğüt almak / İslam'ı kendi dilinle yaşamak için gerekli olan her şeyi önümüze açıkça sermiştir. 'Anlaşılması öğüt alınması için' kolaylaştırılmıştır. 'Şu bilgi noksan' ya da 'Biz Anlamayız' mazeretlerini elimizden almıştır.
... Kur'ân, bir düşündürücüdür. Dileyen düşünüp öğüt alır... (Abese.11,12 ve Müzzemmil.19 Müddessir.54)
... Kur'ân'ı düşünme ve öğüt için kolaylaştırdık. Nerede ibret alıp düşünen? (Kamer.17,22,32,40)
Yukarıdaki Ayetlerdeki ifadeler, aşağıdaki ayetlerde de tekrarlanır.
İlgili diğer Ayetler: (a)37 Cin.72 Fecr.21 (b) Enam.46,47 Yunus.50,59 Hud 28,63,88 Kehf.63 Şuara.205 Kasas.71,72 Zümer.38 Casiye.23 Ahkaf.4,10 Necm.19,33 Vakıa.58.63.66 Mülk.28 Müminun.68 Mümin.68 Ali İmran.23 Muhammed.24 (c) Yunus.24 Rad.3 Nahl.11,44,69 Casş.13 Sad.29 (d) Bakara.36 Ali İmran.118 Nur.61 Yasin.62 Mümin.67 Hadid.17
Kuran'da; Denge, Ölçü, Adalet Kavramları
Kuran'da Yaradan Kavramı bölümünde; objektif akla göre "Yaradan'da olması gereken özellikler neler olmalı?" sorusuna cevap ararken; "Sınırsız güç / Sınırsız bilgi / Tüm Alemlerin yaratılışını kapsayan, müthiş bir denge ve ölçüden" bahsedilmişti.
Bir sistemin, varlığını koruması için, kendisine özel, "Ölçü / Denge / Adalet" sistemine ihtiyacı vardır.
Bu konulara, bir de ayetler ışığında bakalım.
... O'nun katında her şeyin bir ölçüsü vardır. (Rad.13)
Aklını kullanan vicdan sahipleri ayakta iken, otururken, yaslanırken (her durumda) hep Allah'ı hatırlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerine derin-derin düşünürler. "Ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın, gerçekten çok büyüksün" derler... (Ali İmran.191)
Ahenk içinde yedi kat göğü yaratan O'dur. O Rahman'ın yarattığında hiçbir dengesizlik göremezsin. Haydi, çevir gözünü; bir kusur görebiliyor musun? / Sonra tekrar-tekrar bak; aradığını bulamayacak, yorulup aciz kalacaksın. (Mülk.3,4)
Gökleri görünür bir dayanak olmadan yükselten, sonra bütün görkemiyle uzayı kuşatan, Güneş'i ve Ay'ı belli bir vakte kadar kendi yörüngesinde döndüren Allah'tır... / Yeryüzünü alabildiğine yayan, üzerine yerinden oynatılmaz dağlar yerleştiren, vadilerinden nehirler akıtan, ürünlerin hepsinden çift-çift yapan ve gündüzü geceyle örten O'dur. Doğrusu bütün bunlarda düşünenler için büyük ibretler vardır. (Rad.2,3)
Allah'ın; akıl, serbest irade verdiği, bunlara bağlı olarak sorumlu kıldığı tek varlık olan insandan; kendisini, Yaradan'ını ve tüm yarattıklarını; bunların nedenini, derin-derin düşünülmesini / sorgulanmasını istiyor.
Doğrusu, Allah size, işleri ehil olana vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hüküm vermenizi emreder. Doğrusu, Allah size ne kadar güzel öğüt veriyor... (Nisa.58)
Tüm makamların ehline verilmesi; "Dengenin toplumlarda kurulmasi için"; atılacak ilk adımdır...
... Onu (vahyi) insanlara mutlaka açık-seçik bildireceksiniz, onu saklamayacaksınız. Ama onlar ... basit bir ücret karşılığı onu sattılar... (Ali İmran.187)
Allah katında canlıların en kötüsü, gerçeği örtenlerdir. Bunlar iman etmezler... (Enfal.55)
Gerçeğin örtülmesi her şeyin, Dengenin / Ölçünün / Adaletin gerçek yerinden kaymasıdır.
Allah, kişiye ancak gücünün yeteceği kadar sorumluluk yükler... (Bakara.286)
Ey inananlar! Siz kendinize bakın. Doğru yolda iseniz, sapıtanlar size bir zarar veremez... (Maide.105)
Kişiler, toplumlar; düzelmeye / düzeltmeye kendilerinden başlarsa, çevreyi düzeltmek çok daha kolay olur.
Ölçerken, tartarken hep adaletli olun, eşitçe davranın. Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz. Söz size düştüğünde, yakınlarınız aleyhine de olsa adaletten şaşmayın. Allah'a verdiğiniz sözün arkasında durun .... (Enam.152)
Ölçü / Ölçülü olmak, hayatın her aşamasında geçerlidir.
Eğer cezalandıracaksanız, gördüğünüz zarar kadar cezalandırın. Bağışlayıcı davranırsanız, sizin için daha iyidir. (Nahl.126)
Kişiler / Toplumlar; başka kişilere / topluma karşı, alacaklı ya da borçlu olarak; dünya yaşamını tamamlanmışsa;
Her kim zerre miktarı iyilik yapmışsa onu görecek / Her kim de zerre miktarı kötülük yapmışsa onu görecek. (Zilzal.7,8)
Evet, Kuran Arapçadır... Neden?
Tıkanma noktasına gelen İslam tebliğinin yolunu açacak gelişmelerin başında, anadilde ibadet hakkının verilmesi geliyor" (Mısırlı Müfessir A. Mustafa el-Meraği)
Hayır... Verilmesi değil; alınan / gasp edilen hakkının iadesi gerekiyor.
Biz onu, anlayasınız diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik. (Yusuf.2)
Tek başına bu ayet, toplumların kitabını ana dili ile okuması ve dinini ana dili ile yaşaması için yeterlidir. Bu gerçek; sadece Kuran'a bakılarak, detaylı olarak görülebilir. Bu yazı ile bunu "anlatabileceğimiz" kanısındayız. Birlikte görmeye çalışalım.
İnananların, kitabının Arapça orijinalini okuyabilmesine karşı değiliz. Bunu yapabilmesinin gerektiğine inanıyoruz. Fakat yıllarını vererek ezberlenmesi gerektiğini savunulamaz!... Kişi, yıllarını vermeyi göze almışsa, "Arapçayı / Kuranı anlamayı öğrenmesi" daha uygundur kanısındayım. Fakat bu tercihi, çocuk adına, anne-babanın yapması doğru değildir. Lise seviyesine geldiğinde, kendi serbest iradesi ile yapmalıdır.
Kuran'ı Anlamak Açısından Genel Bakış:
Düşünmek... Aklını kullanmak... Kuran'ın ısrarla vurguladığı anlamlardır.
... Siz hiç düşünmez misiniz? (Ali İmran.65)
... Aklınız mı yok, düşünmez misiniz? (Bakara.44)
... De ki: "Hiç görenle görmeyen bir olur mu? Düşünmez misiniz?" (Enam.50)
....ve düşünsünler diye, sana da bu Kur'ân'ı indirdik. (Nahl.44)
...Ancak akıl sahipleri düşünüp anlar. (Ali İmran.7)
....Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz? (Bakara.76)
Aklınızı kullanmayı öğrenesiniz diye Allah size ayetlerini işte böyle açıklıyor. (Bakara.242)
Bu örneklerde görüldüğü gibi; Kuran'ın birçok ayetinde: "Düşünmez misiniz? / Aklınızı Kullanmaz mısınız?" anlamında sorular sorulur; "Düşününün / Aklınızı Kullanın" anlamında emirler verilir.
Kişinin, okuduğu / dinlediği bir konuda "Düşünebilmesi / Aklını kullanabilmesi" için; onu anlayabilmesi gerekir. Bunun için de, o şeyin "Bildiği bir dille" yazılmış veya okunmuş olması gerekiyor. Bu ayetlerin hükmü gereğince; Kuran'ın dilimize çevirisini / mealini okumak zorundayız. Yoksa anlayamayız / aklımızı kullanamayız.
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü ve sonraki ayetlerde görüleceği gibi; bilmediğimiz bir dilde; doğru okuyup okumadığımızı bile bilmeden; bizden, ezbere okumamızı isteyen; Allah değildir. İslam'ı, çıkarı için kullanan / kullanmak isteyen kişilerdir / kurumlardır.
Bilmediğin bir şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bundan sorumludur. (İsra;36)
Anlamadığımız bir şey, "Bilmediğimiz bir şeydir". Anlamadığımız bir dille okuduğumuzda, 'Bilmediğimiz bir şeyin' peşine düşmüş olmuyor muyuz? Ayetin açık anlamına rağmen;"Bundan sorumlu olmadığımızı savunabilir misiniz?"
... Sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayınız. (Nisa.43)
Namaza yaklaşma yasağının gerekçesi "Ne söylediğini bilmemektir". Sarhoşluk; Ne söylediğini bilmemenin, sebeplerinden sadece biridir. Sarhoş değilsiniz, fakat anlamadığınız bir dille ezbere okuduğunuz(?) için, 'Ne söylediğinizi bilmiyorsunuz' Namaza yaklaşabilir misiniz?
Bu, (Kuran) sana ve toplumuna bir hatırlatmadır. Ondan sorumlu tutulacaksınız. (Zuhruf.44)
Her Müslüman, Kuran'dan sorumludur. Bu ayeti anlamadığınız dille, on kez okusanız. "Ne diyor?" Sorusuna cevap veremezsiniz? Sorumluluğumuz bir ayetten değil tüm Kuran'dandır. Buna nasıl cevap vereceğiz.
Tevrat'ın yükünü üstlenip de sonra onu taşıyamayanların durumu, sırtına ciltlerle kitap yüklenmiş eşeğin durumuna benzer. Allah'ın ayetlerini yalanlayanların durumu ne acıdır!...(Cuma.5)
Kuran'ın indiği dönemde, önlerindeki örnek İncil ve Tevrat idi. İslam'ın çıkar için rahatça kullanılabilmesinin en etkili anahtarı Kuran'ın anlaşılmasının engellenilmesidir. Kısa sürede, bu örnekleri geride bıraktık. "Yükümlülüklerimizi taşıyamayacak duruma düştük." Buyurun... 'Ciltlerle kitap taşıyanların' durumuna düşmediğimizi' savunun?..." Ve Kaçınılmaz Netice:
... Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.(Yunus.100)
Ayetine muhatap olmaktır.
Kuran, objektif olarak incelendiğinde; kişinin, ana dilinde çevirisini okumasının ve dinini bununla yaşamasının gerektiği net olarak görülebilir. Kuran'ın açıkça hükme bağladığı konularda; "Fıkıh ne diyor?" sorusunun anlamı yoktur. Yine de bakalım.[9] Objektif değerlendirildiğinde; kişinin, dinini, ana dili ile yaşamasında; Fıkıh hükümlerinde de ciddi bir engel yoktur. Ancak; "Dini çıkarı için kullanmak isteyen siyasi güçler ve onlara hep maşalık yapmış olan din adamları(?)" -her noktada olduğu gibi- bu noktada da, İslam'ı bulandırmışlardır.
Kuran'a mı uyuyoruz? "Atalarımızın yolundan mı" yürüyoruz?
Müslüman olduğu kanısında olan bir kişi; "Kitabın?" sorusuna, "Kuran" cevabını verir. Bir de "Kitabına Uyuyor musun?" diye sorarsan, cevabı -azından- "ters bir bakış" olacaktır.
Bu durum gerçek mi? Büyük ihtimal, aldanıştır... Bilinçsizliktir...
Kuran'ın indiği dönemlerde; Kuran'ın "Müşrik" dedikleri, Elçinin davetine;
"...Biz, Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız..." (Bakara.170)
cevabını veriyorlardı.
Çok acıdır; O tarihten 14 asır sonra (21.Asırda), Kuran tümüyle elimizde iken, farkında olmasak da / açıktan söylemesek de, biz de "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyuyoruz." Bu yargı, "İslam dininden olduğunu düşünenlerin" çoğunluğu için de geçerlidir. İçimizden, yüz kişiden kaç kişi, din adına, atalarından / hocalardan duyduklarını; "Doğru mu? Kuran'a uygun mu?" diye sorgulamaktadır.
Bu sorgulamanın yapılabilmesi için; toplumda gördüklerinin etkisinde kalmadan; "Kuran ne diyor?" diye; baştan sona, iniş sırasına göre, Kuran'ın, en azından bir kere düşüne-düşüne, okunması gerekir. Bunu yapmadan,-kusura bakmayalım- "Hayır! atalarımızın üzerinde bulduğumuz yola değil, Kuran'a uyuyorum!" dememizin hiç bir anlamı yoktur. Bunun doğal sonucu, Kuran'ın toplum tarafından dışlanılması ve anlaşılmasının engellenmesidir.
Elçi diyecek ki: "Ey Rabbim, benim toplumum bu Kur'an'ı dışladı / terk etti" (Furkan/30)
Bugün, Mazeretimiz / Savunmamız:
"Bak!... ayette, 'Kuran Arapçadır' yazıyor?..." demek oluyor.
Evet, Kuran'ın orijinali Arapçadır. Gerektiği her zaman, yine "Kuran'ın orijinaline" başvurulacaktır.
Sorulara, "Geniş açıdan bakarak cevaplar aramak" zorundayız. İslam'ı bilinçli olarak çıkarı için kullananlar ve çevreleri; çıkarları gereği, Kuran'ın kendi toplumları tarafından anlaşılmasını istemezler. İçlerinde Prof. Etiketli Alimlerin(!) de olduğu bazı din adamları da, nedenini açıklamadan aynı savunmayı(?) yapıyorlar. Bunlar tarafından şartlandırılan toplumun büyükçe bir bölümü de, bunlardan duyduklarını tekrar ediyorlar.
Kuran'a bakarak; düşünelim / soralım / sorulara cevap isteyelim / sorulanlara cevap verelim.
Girişteki ayete tekrar bakalım;
Biz onu anlayasınız diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik. (Yusuf.2)
Evet, tek başına bu ayet, toplumların kitabını ana dili ile okuması ve dinini / ibadetlerini ana dili ile yaşması için yeterlidir. Bu gerçek; sadece Kuran'a bakılarak, detaylı olarak görülebilir.
Bak!... Ayette, 'Kuran Arapçadır' yazıyor?..." sorusuna cevap vererek başlayalım!...
"Kuran Arapçadır" anlamında ifadesi olan ayetlerin neden tamamına bakmıyorsunuz?...
Dikkatle bakarsanız; aynı ayetin içinde "Neden Arapça olduğunun" açıklandığı da görülecektir.
Bu ayetlerde;"Neden Arapça olduğunu açıklayan ifadeler" kalın olarak yazılmıştır. Bu ifadelerde, "Neden Arapça olduğu" rahatça anlaşılacak şekilde açıklanmıştır.
Şimdi bu ayetlere tek-tek bakalım:
Biz onu aklınızı kullanasınız diye Arapça bir Kuran_okuma yaptık. (Zuhruf.3)
İnsan, anlamadığı bir konuda aklını kullanabilir mi?
Yemin olsun ki, biz, Kur'an'ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var? (Kamer 17 22 32 40)
Bu ifade, aynı surede dört kez tekrarlanıyor. Kaçınılmaz Hüküm: Düşünenlerden olmaktır.
Biz, bu Kur'ân'ı Arapça; hüküm kaynağı olarak indirdik ... (Rad.37)
Kitap, bilen bir toplum için, ayetleri, detaylıca açıklanan Arapça bir Kur'ân'dır. (Fussilet.3)
Apaçık bir Arapça lisan ile indirilmiştir. (Şuara.195)
... haksızlık edenleri uyarmak, iyilikler yapanları müjdelemek için Arap diliyle indirilmiş, (öncekileri) onaylayan bir Kitap'tır. (Ahkaf/12)
Aynı (Arapça) ifade ile, Arapça bilmeyenleri, Nasıl 'Uyaracaksınız, Müjdeleyeceksiniz?...'
Allah'ın emirlerini ve Sevdiği şeyleri yapsınlar; Yasaklarından ve sevmediği şeylerden kaçınsınlar (Takva sahibi olsunlar) diye .... pürüzsüz Arapça bir okuma olarak indirilmiştir. (Zümer.28)
... Biz takvâ sahibi olsunlar yahut onlara yeni bir öğüt oluştursun diye onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik... . (Taha.113)
... geleceğinden şüphe olmayan toplanma günü ile de uyarasın diye sana Arapça bir Kur'ân vahyettik...(Şura.7)
Toplumlara Tebliğler, İçlerinden Seçilen Elçilerle, Kendi Dilleri ile Yapılmıştır...
Gerçekleri açıkça anlatabilsin diye her Elçiyi kendi toplumunun diliyle gönderdik .... (İbrahim.4)
Ayrıca; Her kesimin anlayabilmesi için kolaylaştırılmıştır:
İşte şüphesiz Biz onu, İnananları / Sakınanları müjdeleyesin, İnanmayanları uyarasın diye senin dilinde kolaylaştırdık. (Meryem.97)
Biz o Kur'an'ı senin dilinle kolaylaştırdık ki, düşünüp öğüt alabilsinler. (Duhan.58)
... 'O'na (Kur'anı) bir kişi öğretiyor' dediklerini biliyoruz. O kişinin dili yabancıdır. Oysa (Kuran) apaçık, düzgün bir Arapçadır. (Nahl./103)
Bir bilgi, başkasına, ancak bildiği / anladığı bir dille öğretilebilir.
...Eğer Biz O'nu yabancı dilde bir Kuran yapsaydık, onlar, elbette: 'Ayetleri anlaşılacak şekilde verilmeli değil miydi? Arap'a yabancı bir dille hitap edilir mi?' diyeceklerdi ... (Fussilet.44)
Ayette, "Topluma ana dilinden başka bir dille" hitap etmenin mantıksızlığı çok güzel vurgulanmıştır.
Topluma, "Bilmediği bir dille hitap edilir mi?" sorusunu sormak; 'Sadece Araplara ait bir hak değildir aksini düşündüğümüzde, Allah'a 'adaletsiz' demiş oluyoruz. Bu, tüm toplumlara tanınan bir haktır.
İslam'ı sonradan kabul eden kişiler ve toplumların yapacakları tek şey, Kuran'ı ana dillerine çevirisinden okuyarak dinlerini ona göre yaşamaktır. Bunun dışındaki iki seçenek düşünülebilir:
1- Toplumun tüm fertlerinin, "İyi derecede Arapça öğrenmesidir" Yani toplumda tüm Kişilerin, "Bir meslek öğrenecekleri" en güzel yıllarını bir dili öğrenmek için harcamasıdır(?) Bunun bir mantığı olabilir mi? Topluma diğer meslekler gerekmiyor mu? Bunun anlamı "Toplum ilerlemesin / azından yerinde saysın" demektir.
2- Bizim yaptığımızdır. Kitabını, anlamadan okuyarak (okuyamıyorsa, papağan gibi tekrarlayarak) en azından bir kısmını ezberleyeceksin. Ve "Dinini anlamadan ezbere –okuduğunu zannederek(?)- yaşayacaksın(?)"
Ve Kuran Kursları:
Girişte yazdık: "İnananların, Kitabını Arapça orijinalini okuyabilmesine karşı değiliz. Bunu yapabilmesinin gerektiğine inanıyoruz" Bir çocuk, 5-8 yaşlarında başlayarak, hiç anlamadığı bir dille yazılan, 600 sayfalık bir kitabı, bir Arap gibi okuyacak(?) şekilde, yıllarını vererek ezberleyecek... Ve başladığı gibi, yine hiçbir şey anlamadan bitirecek. Asırlardır devam eden bu uygulamadan; gerçek İslam / toplumlar / bizzat kurslarda okuyanlar ne kazandı? Cevap: Hiçbir şey... Okuyanlar, tam ya da yarım hafız olabildilerse, dini çıkarları için kullananlara maşalık yaparak; maddi olarak sahiplerine çok şey kazandıracaklar, Kendilerine verilen artıklara "Çok şey olarak" şükredeceklerdir.
Bir taraftan, toplumun kitabını anlamasına engel olmak için, "Kuran'ın mealini okumak günah" deyip, öbür taraftan, her noktaya "Kuran kursu açanlar / açmak isteyenler" İslam'a saygılı olduklarını nasıl İddia edebilirler?
Küçük yaştaki çocuklara, 14 asır öncesinin Arap kıyafetlerine sokarak; "Bakın... Biz gerçek Müslümanız" reklamı yapmak(!?) Bu İslam'a ancak hakaret ve topluma, bağıra-bağıra (Siz salaksınız) demektir.
Bilmediğimiz / düşünemediğimiz ve bize söylenmeyen en acı gerçek nedir? Bu "ezbere okumayı" toplumun büyük bir bölümü, "yanlış / hatalı" yapmaktadır. Aynı derecede, -ezbere, anlamını bilmeden hatalı okumayla- bir Arap amire meramımızı anlatmaya kalksak, bizi hemen huzurundan kovar. Bu saygısızlığın çok daha büyüğünü Yüce Yaradan'a yaptığımızın farkında bile değiliz.
Sünni mezhepler; "Ayetin bir kelimesi, anlamı bozulacak kadar hatalı okunursa Namaz bozulur" diye fetva vermiştir. İslam toplumlarında, ortalama %5 kişi; "Ben hatasız okuyorum; benim namazım geçerlidir" iddiasında bulunabilir mi? Bu yazılanlara itirazı olanlar, buyursunlar... Yazsınlar... Konuşalım...
Kuran'daki Ana Kavramlar, Öncekilerin Kitaplarında da vardır...
Bunlar (Kuran'da bildirilen ana kavramlar) ilk gönderilen kitaplarda da vardır.İbrahim'in ve Musa'nın kitaplarında (Ala.18,19).
O (Kuran) şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da var (Şuara:196)
Allah'ın (Tapılacak İlahın), bir ve tek olduğu, insan olmanın ana kuralları..." gibi ana kavramlar, tüm peygamberler tarafından toplumuna tebliğ edilmiştir. Bunu; peygamberlerden bahsedilen ayetlerde, -en az birer kez- tekrar edildiğini görürüz. Bu tebliğ, o peygamberin ve toplumunun dili ile yapılmıştır. O kavramların, Kuran'daki tekrarı, bir bakıma o ilk vahiylerin tercümesidir. Bunu neticesi; Kuran'la sonradan tanışan, dili Arapça olmayan kişi ve toplumların yapacakları tek şey; Kuran'ın ana dillerine çevirisini anlayarak okuyacak, dinlerini; kitaplarından öğreneceklerdir.
Kuran'ın neden Arapça olduğu; elçilerin tebligatını toplumlarına ana dilleri ile yaptığı, ana kavramların tüm indirilen kitaplarda ortak olduğu; yukarıdaki kalın vurgulu satırlarda açıklanmıştır. Bu satırlar tekrar okunduğunda görülüyor ki: Ana neden anlamaktır. "Topluma ana dili ile hitap etmek hükmü" getirilmiştir. (Fussiletlet 44) Allah'ın emirlerini, sevdiği şeyleri yaparak; yasaklarından, sevmediği şeylerden uzak durarak; kötülüklerden korunmak. Haksızlık yapanları uyarmak, İyilik yapanları müjdelemek; okunan ayetlerden öğüt / ibret alarak; neyi, nasıl yapacağımıza, "Düşünerek, aklımızı kullanarak" kararlar vermek olarak özetleyebiliriz
Kuran'a yapılan; "Anlamak zordur. Biz anlayamayız!" iftirasını, Kuran Yalanlıyor:
Kuran; apaçık-düzgün-pürüzsüz bir Arapça ile indirilmiş; detaylandırılmış, kolaylaştırılmıştır.
Kuran'ın bu sözlerine inanmalıyız. Kuran'a yapılan iftiralara değil.
Kitabının Çevirisini / Mealini, okuyan /anlayan kişi; İslam adına; yazılanları / söylenenleri, Kitabının yazdıkları ile karşılaştıracaktır. Bunu yapabilen kişi; "Atalarının yolunda" olmak yerine, Kuran'ın dosdoğru yolundan, emin adımlarla yürüyebilir.
Kuran'ın Kitap Haline Getirilmesi
Bu bölümün, bu yazıda olmaması gerekiyor. Peki, neden Var?...
İslam tarihinde, çoğu kez, (ör. Cemel vakası) objektif olmak yerine, taraflara toz kondurmamak tercih edilmiştir.
Mushaf haline getirme konusunda da hayli yazı / kitap vardır. Okuduklarım içinde, burada yazmayı düşündüklerime rastlamadım. Elçinin ölümünde, Kuran'ın, büyük bir klasörde, takılmadan, ana başlık / sure gruplarına göre var olduğunu düşünebiliriz. (Surelerin, inişine göre sıralanmış durumu yoktu. Sure iniş sıraları biliniyordu.) Halife Osman döneminde, Kuran'ı kitap haline getirmek için, "Mushaf tertip heyeti" kurulur. Heyette, Elçinin, "Kuran'ın kapısı" olarak nitelediği, Hz. Ali yoktur. (Neden?)
Ara başlıkları da olan, 500-600 sayfalık bir kitap düşünün... Ara başlıkları (sureleri); hiçbir objektif nedene dayanmadan, kafanızın estiği gibi, istediğiniz sıraya koyuyorsunuz. Bu kitabı, (Tarih, Roman ... da olsa) İniş sırasına göre ve sonraki rastgele sıralama şekli ile, ayrı-ayrı okuduğunuzu düşünün?...
Surelerin, ayetlere ayrılma durumu da yoktu. Akla gelebilecek ilk durum; "Arapça cümle kurallarına göre", cümleleri bölmeden, her cümlenin bir ayet olarak düşünülmesidir. Konu bütünlüğü gerektiriyorsa, 2 ya da 3 cümlenin (bir paragrafın) bir ayet olması da düşünülebilirdi. Burada da kafalara estiği gibi davranılmıştır. Bir-iki kelime bir ayet olacak şekilde bölünmeler olduğu gibi, 2-3... cümlenin de bir ayet olarak birleştirildiği durumlar da vardır. Daha önce okuduğunuz bir kitabı, bu şekilde parçalandıktan sonra tekrar okumanız istense? En azından "Kitap oyuncak edilmiş!" diye düşünürsünüz Konu, herhangi bir kitap yerine, İslam'ın kutsal kitabı olunca?... O bilinçsiz parçalamalar bile kutsallık kazanıyor.
Aksaklık, sadece görünümde mi?... Tabii ki hayır! Daha önce, iniş sırasına göre "Kuran'ı okuyan bir Arap dili uzmanına" bu parçalanmış Kitabı okuttuğunuzu düşünün? Nasıl duygular yaşayacağını hayal etmeye çalışın.
Elçi'nin ölümünden sonra; Kuran'ın doğru anlaşılmasına ilk engel, böylece cehaletin resmi eli ile yapılmıştır.
"Çevirisini okurken?" sorusunun cevabını sonraki bölümde düşünelim...
Kuran Çevirileri
Önce, olumlu iki noktayı özetleyelim:
- Hemşerilerinin istemi üzerine, Selmani Farisi, Peygamberimizin onayını alarak;"Fatiha'nın Farsça çevirisini" yaparak İran'a göndermiştir. [k5.90] Bu olay, "Peygamberimizin, ana dilde ibadete onayı" anlamına gelir. Bu Tarihi gerçeği değiştirebilecek bir "Fakih - Fetva" düşünülemez. Bu çeviri, aynı zamanda "İlk Kuran çevirisidir."
- Türklerin, İslam dinine girdikleri, yy.da yapılan ilk Türkçe Kuran çevirisinde, sadece (250'de 1 = 0,004) oranında, Arapça / Farsça kelimeye rastlanmıştır. Gerisi zamanın Türkçe kelimeleri ile karşılanmıştır. [k9.35] İlk tecrübe ümit vericidir.
Türkler, aynı yy.da, Arap harflerini de almışlardır. Normalde, bir toplum; dili için yeni bir alfabe seçimi yapıyorsa; dilindeki her ses için, o alfabenin bir harfini atar. Yani, harfler dile uyarlanır. Burada tam tersi yapılmış; "Türk Dili Arap harflerine" uyarlanmıştır(?). Bunun devamı olarak, bazı Arapça kelimeler de Türkçeye buyur edilmiştir. Yapılan bu büyük hata, önce Türkçeyi bozmaya başlamıştır.
Dilin bozulması, dinin de bozulmasıdır.
Yukarıdaki ara başlıkta açıklandığı gibi, ilk anlama engeli, cehaletin resmi eli ile, Kuran, kitap haline getirilirken, parçalanarak konulmuştur.
Elçinin ölümünden sonra, öne çıkan kişisel hırsların tatmini için, İslam'ın çıkar için kullanılması süreci başlamış ve artarak devam etmiştir. Halife Osman döneminde daha da hızlanmıştır. Emeviler de, Muaviye'den itibaren, "Dine saygı" sıfırlanmış; İslam, bilinçli olarak çıkar için kullanılmıştır. Bunun halka yansıyan yönü; toplumun kitabını okumaktan ve okuduğunu anlamaktan uzaklaştırılması şeklinde olmuştur. İlla da okuyacaksan okuduğunu anlamadan bilmediğin bir dille, ezberleyerek okuyacaksın zorunluluğu dayatılmıştır.
Cumhuriyet döneminde ne yapıldı:
Ekim 1925'de; Diyanet ile M. Akif ve Elmalılı arasında; Kuran'ın mealinin Akif, tefsirinin Elmalılı tarafından yazılması için, sözleşme yapılmıştır. Akif yazmaya Mısır'da başlar. Bir süre sonra, Akif'in gönderdiği örnek çevirilere, Elmalılı'nın cevabı: "Sade güzel fakat cezalet zayıf(?)" olur. Bu, "Beğenmedim" anlamında bir cevaptır. Ayrıca sert eleştirileri de oluyor. (Akif'e ne ölçüde ulaştı?) Akif, yazdığı meali vermedi. Gerçek sebep nedir? Beğenilmemesi mi? yoksa yakını(?) Eşref Edib'in "Kuran kaldırılacak, yerine senin mealin konacak" ifadesinden irkilmesi midir?
Elmalılı'dan Meali de yazması istenir. Elmalılı: eserine; "Kuran'ı Türkçe ye çeviririm diyenler yalan söylemiş olurlar" diye başlıyor. Arapçayı övüyor: "Arapça da 'üzn' ile 'semi' ve 'semia'; 'ayn' ile 'basar' pek güzel temyiz ve tefrik edilmiştir. Lakin Türkçemiz de hem 'üzn'e ve hem 'semia'ya sadece 'kulak' dediğimiz gibi, 'ayn' ile 'basar'ı ayırmayarak ikisine de 'göz' deriz(?)" diyor. Merhum, (Kulak-İşitme / Göz-Görme) ayrımını bilmiyor mu(?) "Gök yerine Arapça 'Sema'yı tercih ettim... (Gökler ve Yer yerine) Semavat-ü arz demek daha hoşuma gitti ... (Güneş ve ay demek yerine) Şems-ü kameri tercih ettim" diyorlar. (C.1 Mukaddime 9-11)
Elmalılı, "Türkçeye Çevirme Sözleşmesi" imzaladığına göre; kendiside mi yalan söyledi? ya da, örneklerde görüldüğü gibi; Arapçadan-Arapçaya çeviri yaparak; hem toplumu hem de Allah'ı mı aldattı(?)
Yukarıda; "10.yy.da yapılan Kuran Çevirisinde (250 de 1) oranında, yabancı kelime kullanıldığı" ifade edilmişti. On asır sonra; 1938'de basılan, Elmalılı tefsirinin orijinalini; [Örn. İsra suresi 1.ayet tefsirinden bir sayfa (5.c.s:3142)] okuyun. Rahatça 20 kelime anlarsanız çok iyisiniz. Dine hizmet aşkı(!?) ile, dili rezil ettiğimiz yetmedi, dini de bu durumlara düşürdük.
Bu yazıda, açıkça görülebileceği gibi, Kuran'ın istediği; kişinin dinini, A'dan Z'ye ana diliyle yaşamasıdır. Tüm kötülükler; [Dini çıkar için kullanmak] ana parantezi içinde yapılmaktadır. Koca-koca din alimleri; "[Düşünün! / Aklınızı kullanın!] anlamındaki ayetlerle istenilen nedir?" sorusu üzerinde hiç düşünmeden, öncekilerin kendilerine aktardıkları her şeyi gözü kapalı bize aktarmışlardır. Netice; asırlarca, Kuran'ın gösterdiği yolda yürümek yerine; atalarımızın yolunda yürümeye devam ediyoruz.
Atatürk, milletinin, diğer devrimlerle birlikte, gerçek İslam'ı yaşamasını da istemiştir. Bizim 100 yıl sonra düşünebildiğimiz İslam'ın gerçeklerini O, 100 yıl önce düşünmüştü. Allah'a sığınarak, ulusunu ve ülkesini kurtarmak için, Samsuna çıktığında; en yakınındaki koca-koca isimlerin (K.Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Fuat, Nurettin...Beylerin / Paşaların) kafalarının içini biraz yakından okumak gerekiyor. Bırakın ana dilde ibadeti; Kuran başka dile çevrilebilir mi? Sorusuna bile "Evet" diyebilecek olgunluktan uzaklar(?) Bu kafalarla Kurandaki gerçek İslam'ı nasıl uygulayabilirsiniz? [Saltanat, Cumhuriyet[10], Hilafet[11] Nedir? Ne değildir? Yukarıda isimleri anılan -ve anılmayan- sayın büyüklerimizin kaçının kafasında, bu konularda, sağlıklı bir tanım olduğunu söyleyebiliriz?]
Atatürk'ün yaptıklarını; Bu kadar engele rağmen yapabilmek?... Başka bir ifade ile; o kadro içinde, bunları yapabilecek ikinci bir kişi var mıydı?[12]
1932 Ramazanında, ülkesinin "İslam'ı, ana dili ile yaşaması" için, çok büyük bir çaba göstermiştir.[y6] Elde olan tek meal hatalı çıkınca orada durmak zorunda kalınmıştır.
Şükür!, "Kuran, başka bir dile çevrilmez" iddiası artık safsata düzeyine inmiştir.
Bir de her dilde, "Kendisine ait, ya da başka dillerden aldığı birçok kelimede"; zamanla "Anlam kayması" oluyor. Arapçadan, kökünden kopararak alınan kelimeyi; Arapçada kullanıldığı anlamdan, farklı anlamlarda kullanıyoruz. "Bunlar artık Türkçedir(?)" diye, Kuran'da o kelimelere rastladığımızda aynen alıyoruz. Netice: Ortaya, gerçek anlamında çok farklı bir ifade çıkabiliyor. C. Özakıncı [k9.s184-195]'de, bir çok örnekle detaylı olarak anlatmıştır.Örn.: Akif: "Aman Yarabbi! Kuran ne diyor, biz ne anlıyoruz" diye yakındıktan sonra:
- Sabır ifadesinin, "Zulme katlanmak" değil, "Bağımsızlığı korumak için, tüm zorluklara göğüs germek" olduğunu aktarıyor.
- Sahip: "Bir şeyin, bir kişi yada topluma aidiyetini" ifade eder.Arapçada ise "Arkadaş / Yoldaş ... " anlamlarındadır.
- Cahil: "Az bilen / Bilmeyen / Okuma-yazması yok." Anlamlarında değil, "Ağır başlılık karşıtı; Hoppalık" anlamındadır.
Bazen, "Türkçede karşılığı yok" diye, Arapça kelimeler aynen kullanılıyor. Normal konuşma dağarcığına sahip bir kişinin, okuduğu her kelime anlamını bildiği bir kelime olmalıdır.
Ey ...... Hastalığı ve...
Tebliğ et anlamındaki, [De ki] ve benzeri hitaplar, tabii ki Elçiyedir. Gerek duyulursa, önsözde / girişte bir kez hatırlatılabilir. Her [De ki]... ifadesinden önce, (Parantezli) Parantezsiz: "Ey Muhammed", yetmedi ..."Habibim" eklemelerini, "Neden gerektiğini?" Anlatabilir misiniz? Allah, bir kez bu ifadeleri kullanmış mı? -Haşa- Allah'ın eksiğini mi tamamlıyorsunuz? Bazen bu da kesmiyor, adı geçen her grup için kullanıyorlar...
Aynı ifade, bir inanan için kullanıldığında, öldü, Müşrik(ler) için kullanılıyorsa, geberdi gitti diye anlam vereceksiniz. İkisi de Allahın kuludur. Ve Allah Rahman ve Rahimdir. Kraldan fazla kralcılığı kullar yanında yapıyoruz. Bırakalım orada kalsın.
Allah ve melekleri, o Peygamber'e destek verirler... Ey inananlar! Siz de ona destek olun... (Ahzab.56)
Elçiye destek vermeyi; "Oturup toplu "Salavat getirmek(?)" olarak anlatmaları yetmiyor. Ayetin mealine: ...ona "Allahümme...." deyin açıklamasını sokuyorlar.
Bu ifadelerin "Allah adına kullanıldığını" Yaradan'la yaratılan arasındaki sonsuz farkı hatırda tutmamız gerekiyor.
İdeal bir Kuran çevirisi nasıl olmalıdır: (Bence)
İniş sırasına göre bir çeviri düşünülmelidir. Sadece "Arapça cümle bütünlüğü değil" -gerekirse- anlam bakımından, "Bir paragraf bütünlüğü" hedef alınmalıdır. Çevriyi yapacak kişi; Bu bölüm, bu günün Türkçesi ile inseydi; nasıl ifade edilirdi? Sorusunun cevabını aramalıdır. Bu cevap, ifadenin orijinalinde geçen kelimelerin, birebir sözlük karşılıkları ile verilememiş olabilir. Arapça cümlelerin anlamları da korunarak, bu anlam seçilmelidir.
Bir dildeki tüm kelimelerin diğer dillerde "Tek kelime ile karşılanması" genellikle olası değildir. Gerektiğinde, 2-3 kelime ya da küçük bir cümle ile karşılanmasının daha uygun olacağı kanısındayım.
Takva, Salat, ... Allah'ın güzel isimleri gibi terim ve kavramlar için, çeviride tekrarlanacak, kısa bir cümlelik karşılık bulunduktan sonra, gerek görülürse ayrıca açıklama yapılabilir.
Kuran'da Takva / Saygınlık
Takva: [Vav.Kaf.Ye] kökünden.[k1.s1584] Kök anlamı: Bir nesneyi, kendisine zarar verecek şeylerden korumaktır.
Kuran'da "(Günahtan...) sakınmak, kaçınmak /saygınlık... " gibi anlamlar verilmiştir. H.Yılmaz; "Allah'ın koruması altına girmek; karşılığını vermiştir. Güzel bir karşılık. Ancak "Allahın Korumasına Girdim /Sığındım" demek yeterli değildir. Gerekli cevap, neyi / nasıl yaparsak "Allah'ın Korumasına girilebiliriz?"in kısa bir tanımı olmalıdır. "Allah'ın emirlerini, sevdiği şeyleri yaparak; yasaklarından ve sevmediği şeylerden kaçınarak.." ya da daha kısa bir tanımla: "İyilikleri yaparak, Kötülüklerden kaçınarak" (İyilikler ve kötülükler, çok geniş kapsamlı düşünülebilir.) Allah'ın koruması altına girmeyi dileyebiliriz. Kişilerin bunu ya da uygun gördüğü bir ifadeyi; kendine özgü / özet bir şekilde formüle ederek kullanabilir. (Araf.26)'daki Takva / Saygınlık giysisi yukarıda açıklanmıştır.
Kuran'da Sosyal Eşitlik
... Sana neyi infâk edeceklerini soruyorlar. Onlara söyle: İhtiyaç fazlası olan her şeyi. (Bakara.219)
İslam, "Allah'ın mutlak adaletinin bir yansıması olarak" gerektiğinde, ihtiyaç fazlası her şey verilerek, bir dengenin sağlanmasını istiyor. Her şeyde olduğu gibi, bunda da, "Düşünüp, aklını kullanmak" gerekiyor. Ayrılacak miktar, ihtiyaç sahibi kişilerin, çalışıp geçimini sağlayacağı bir yatırımın "Ön adımı" olabilecekse; Sadaka olarak dağıtmak yerine, o yolun seçilmesi daha uygun olacaktır.
R.İ.Eliaçık; aynı vurguyu başka ayetlerde de yapıyor. -anladığım- "Sadaka olarak dağıtılmasını" savunuyor. Bu durum; Çalışmadan, "Sadaka ile kolay yaşamaya" teşvik olur. Topluma iyilik yerine kötülük yapılmış olur.
Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da, neden onda hepsi eşit hale gelmiyor?... (Nahl.71)
Onların mallarında isteyen ve istemeyen yoksul olanın hakkı vardır. (Zariyat19)
Bu iki ayet birlikte değerlendirilirse; kişi kendisine ait olanı değil, "Kendisine emanet olarak verilen, yoksulun hakkını kendisine iade etmiyor" anlamı olduğu görülür.
Burada; çok tekrarlanan, "Allah, imkanları neden eşit dağıtmadı?" Sorusunu bir soru ile cevaplayalım. Hiç düşündünüz mü? Nasıl yapılabilirdi ve Bu durumda nasıl bir dünya düzeni kurulabilirdi?...
Allah; kullarına; akıl, serbest irade cevherlerini bağışlanmış; karşılığında, sorumluluk yüklemiştir. Bu saç ayağı, kurulan dünya düzeninin temelidir.
Evet; rızık dağıtımında, bazılarına daha fazla veriliyor; bu fazlalığın dağıtılarak "Eşit olunmasını" isteniyor. Dağılacak olanın, yoksulların hakkı olduğu açıkça vurgulanıyor.
Dünyanın düzeni; fazlalık verilenler; bu fazlalığı, ya iyi yanlarına / insanlık duygularına uyarak, dağıtacak; ya da kötü yanlarına / şeytanlık duygularına uyarak; dağıtmayacak / hatta "Daha fazlasını almak" çabası içine girecektir. Diğer taraftan hakkı verilmeyenler; -gerekirse, güçlerini de birleştirerek- haklarını almaya çalışacaklar, ya da, korkarak / aklını kullanmayarak / aldatılarak; verilene / sabıra(?)... razı olacaklardır.
Bu iki gücün bileşkesi dünya düzeninin kurulmasının temeli olacaktır.
Burada söz konusu olan, hak verilmesi / alınması?... sadaka dışında olanların, yoksullara çalışma imkanları hazırlanması ve "Emeklerinin Karşılığının" verilmesidir.
Yukarıdaki ve benzeri ayetlerle; "maddi imkanlardaki eşitliğin" prensipleri konulmuştur.
Hukukta dengenin prensipleri de aşağıdaki (ve benzeri) ayetlerle konulmuştur.
Ey inananlar! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınız aleyhine de olsa, zengin veya fakir de olsa, -ki Allah onlara daha yakındır- Allah için tanıklık ederek dengeyi ayakta tutun... (Nisa.135)
... Allah'tan kendine ulaşmış bir tanıklığı gizleyenden daha zalim kim vardır!... (Bakara.140)
... Siz, bir söz söyler iken -hısımınız olsa da- doğrusunu söyleyin. (Enam.152)
Ölçülü davranın, adalet ve eşitlikten şaşmayın, dengeyi kaybetmeyin. (Rahman.9)
Bunlara rağmen; verilmeyen / alınamayan hakların hesabı büyük mahkemede görülecektir.
O gün gerçeğin ve adaletin terazisi kurulacak. Kimin iyilikleri çoksa kurtulacak. (Araf.8)
Hesap gününde; Yaradan'ın "Mutlak dengesi" sağlanacaktır.
İslam / Kuran Adına Bazı Yanlış İnançlar
Aslında "İslam adına yanlış inanç" pek çoktur. Burada sadece -daha önemli gördüğümüz- birkaç tanesinden bahsedeceğiz. Kaynaklar listemizdeki [k4]; Y.N.ÖZTÜRK Hocamızın. "İslam Nasıl Yozlaştırıldı" eserinin mutlaka okunmasını önereceğiz.
Kafalardaki Şefaat İnancı:
Artı / Eksi bazı farklarla; şefaat edicimiz -ki, çoğu kez bir tarikat şeyhidir- Hesap Gününde, müridinin, "Günahlarının affını ve cennete konulmasını" ister. Allah da bu isteği kabul eder.
İlgili ayetlere geçmeden, bir tekrar hatırlatmada bulunalım. Mutlak adaletin sahibi olan Yaradan'ımız, bir kulunun istemi üzerine, başka bir kuluna hakkı olmayanı vermez. Bu; diğer bir kulunun hakkını yok saymaktır. "Mutlak adaleti gereği bu hakkı yok sayamaz".
Bütün şefaat Allah'ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur... (Zümer.44)
Evet. bütün şefaat Allah'ındır. Şefaat için, başka bir yetkili, başka bir şey yoktur.
Hiç kimsenin başkasına fayda veremeyeceği, şefaatin kabul edilmeyeceği, fidye alınmayacağı ve yardım yapılmayacağı bir günden sakınınız. (Bakara.48)
Hesap gününde; hiçbir kimsenin, hiç bir şeyin şefaat etmesi söz konusu değildir.
Allah'tan başka yalvardıklarının, şefaat etmeye güçleri yoktur... (Zuhruf.86)
"yalvardıklarının" yani, ortak koştuklarının, şeyhlerinin, .... şefaat etme güçleri yoktur.
... O'nun izni olmadan kimse kendiliğinden şefaat edemez... (Yunus.3)
... Allah'ın rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler... (Enbiya.28)
Son iki ayette; "Allah'ın izin verdiği kişilerin; Allah'ın razı olduğu kişilere şefaat edebileceği anlamı var." Bu nasıl olacak?. "Hesap Günü" olamayacağına göre, şefaat eden / edilen kişilerin yolları, dünyada bir noktada kesişecek. Bilinçli bir iman sahibi olan kişi, muhatabının "Gönül Tellerine" dokunabilecek, "Doğru yola dönmesine, devam etmesine" neden olacaktır. Neticede, o kul, o yolda devam ederek, Allah'ın ödülünü hak edecektir. Bir anlamda, o kula, şefaat edilmiş olacaktır. Yönlendiren kişinin; herhangi bir "Kudsiyet havasına girmesi ve (bir bedel) düşünmesi / kabul etmesi" söz konusu olamaz.
Baş örtüsü Allah'ın emri midir?
Önce bir açıklama yapalım. 60-70 yıl önce; analarımızın başörtüsünde, "Dini çıkarı için kullanmak isteyenlerin" elleri yoktu. Onun için saygıdeğerdi. Bu gün de, bir etki altında kalmaksızın, "kişisel tercih" olarak kullananlara bir şey söylemek aklımızdan geçmez. Yapmak istediğimiz; "Allah'ın emri olduğuna" inandırılarak, kullanmaya başlayan, Hanımlarımızın / Kızlarımızın, bu noktada, "Tekrar Düşünmelerini" sağlamaya katkıda bulunmaktır.
Dayanılan ayet: Nur.31'dir İlgili bölüm:
...velyeDRiBne biHuMuRi hine Alaa Cuyu bihinne...
...Örtülerini göğüs açıklığının üzerine koysunlar / örtsünler...
Konuya geçmeden; "Allah'ın emri nedir?" sorusunun tanımını yapalım.
Bizim tanımımız: Allah'ın, Kuran'da açık olarak, "YAP" ya da "YAPMA" dediği şeylerdir.
Önce, Kuran'da "başörtüsü" kelimesi yoktur. "Hı.Mim:Ra" kökünden gelen, "HuMuR" kelimesi, Genel "Örtü" anlamında olan "Hımar" sözcüğünün çoğuludur. Ait olduğu şeyle birlikte anılır. Masada ise, "masa örtüsü", pencerede ise "perde", başta ise: "Hımar-ür-Res(baş)", "başörtüsüdür". Hamr=Şarap / içki ise şuur örtüsüdür.
"Hımar" sözcüğünün Anlamı;
[k1.s516] Kuran Kavramları Sözlüğü / R. el İsfahani; Temelde, "bir nesneyi örtmek, gizlemek ya da saklamak" anlamındadır. Lisanul-Arab, Tacu'l-Arus gibi ilk sözlüklerde de "genel örtü" anlamı verilmiştir. [k2.c11.s155]
Sonraki sözlüklerde, çıkar için kullananların ağır basması nedeni ile (genel "örtü" anlamının yanına) bir de "başörtüsü" anlamı(?) eklenmiştir.
Allah'ın emri olabilmesi için; "Başınızı / Saçınızı örtün" anlamında Bir İfade olmalıdır... Var mı? Hayır. Yani, Allah'ın emridir diyemeyiz. Örtünmesi istenilen yer: (Alaa Cuyu bihinne) "Göğüs açıklığı"dır.
"DaRaBe" fiilinin; koymak, vurmak, örtmek... vb. çok geniş bir anlam yelpazesi var. Fakat, çekmek / sarkıtmak gibi bir anlamı yoktur. "Göğüs açıklığını" başınızdaki örtü ile kapatacaksanız, "çekip / uzatarak" yapamazsınız. Ya uçlarını "Göğüs açıklığına koyacak" ya da, Başınızdaki örtüyü alıp göğüs açıklığı üstüne koyacaksınız. Yani; Başınızı açıp göğsünüzü örteceksiniz.(?) [y4] yazımızda detaylı açıklama vardır.
Kadınların Giysileri:
... Süslerini / Ziynetlerini, kendiliğinden görünen dışında, açmasınlar... (Nur.31)
Öyle yorumlar yapılmıştır ki... Örtülecek yerler yüzde yüze çıkarılırken, "Kendiliğinden görülen yerler" –neredeyse sıfıra- indirilmiştir. Böyyük İslam Allame(?)si Gazali, kadınları "Maymun-Yılan-Akrep-Fare-Tilki....Koyun" diye (Dikkat: hepsi de hayvan) kısımlara ayırırken; "Kocasına itaatli olduğundan" Koyun'un tercihini önermiştir.
... Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle; dışarı çıkarken üzerlerine örtülerini alsınlar. Tanınıp da incitilmemeleri için daha uygundur. (Ahzab.59)
Medine'de, WC'ler evlerin biraz uzağında idi. Karanlıkta kadınlar rahatsız ediliyor, sorulduğunda "Cariye zannettik" mazereti söyleniyordu. Gereken; "Rahatsız edilmenin önlenmesi" idi. Bu henüz tam sağlanamamıştı.Tanınmaları için, örtülerin / dış giysilerin üzerlerine alınması isteniliyor..
... gerekli yerlerinizi örtecek giyimlikler ... gönderdik. Takva / Saygınlık giysisi en iyisidir... (Araf.26)
İslam'da "Giyimin Prensiplerini" koyan ayet budur.
İçten duygularla; "Dinim İslam'dır" diyebilen, düşünebilen bir kişi; öyle bir ahlaka düşünceye sahip olabilecek ki; eşi dışındaki herkesi; "Saygıdeğer bir insan / kişilik" olarak görebilecek, düşünebilecektir. Eğer; bu duygularımızda / düşüncelerimizde "noksanlık varsa"; önce bu noksanlığı tamamlamak çabası içinde olmalıyız.
Erkekler tahrik olmasın diye bir uygulama yapılacaksa, bu kadının; "şöyle giyinmesi / örtünmesi" değil, "tahrik olanın" at gözlüğü takınması(?) gibi bir uygulama olmalıdır. İnsan iki ayağı ile yürür / koşar; kuşlar iki kanadı ile uçar. Kadın ve erkek; toplumun; (iki) ayağı-bacağı, eli-kolu, kanadıdır. Toplumun sağlam basabilmesi, koşabilmesi, uçabilmesi için; kadının da erkeğin de; aynı saygınlıkta, aynı ağırlıkta, aynı sağlamlıkta olması gerekir. Bu dengenin bozulduğu ölçüde, toplumum dengesi de bozulur. Bunun temeli ve garantisi; yukarıda açıklanan düşüncelerin kafalarda yerleşmesidir.
Mescid-i Aksa
Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini kutlu kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya (en uzak secde yerine) yürüten Allah, noksan sıfatlardan uzaktır. (Isra.1)
Meal ve tefsirlerin -yakın zamana kadar- büyük çoğunluğunda, "Mekke'deki Mescid-i Haram'dan Kudüs'teki Mescidi Aksa'ya götürüldüğü" ifade edilmiştir. Elmalılı: "Mescid-i Aksa, Kudüs'teki beytülmakdis'tir" der. "Gece yürüyüşü" anlamındaki İsra için, "Burak ile İsra buyurdu" der.
Bu sure indiğinde, Kudüs'te, Süleyman Mescidi harabeleri, (Ağlama duvarı) ve 525-565'te yapılan Bazilika vardı, Halife Ömer 638'de Kudüs'ü fethedince burayı camiye çevirdi. Emevi Halifesi, 1.Velid (705-715) büyük çaplı, onarım, yenileme ve ilaveler yaptı. Kuran'dan aşırma yaparak "Mescid-i Aksa" adını verdi. Yalan gerçek oldu. Peygamberi, yapılmadan yaklaşık 70 yıl önce, Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya gönderdik.[k7]
Bitmiyor; inanmayan Müşrikler, Mescid'i Aksaya ait sorular sorarak, Elçi'yi imtihan ediyorlar. Cibril, Mescidi Aksa'nın temsilini getiriyor, Elçi, ona bakarak cevaplar veriyor. (Peygamberimize bizim yaptığımız iftirayı yapan başka toplum var mı?)
Gerçek: Peygamberimiz, Kabe'den, Cirane vadisi istikametine, 9 mil uzaklıktaki mescide, gece yürüyüşü (İsra) ile götürülmüştür. [k2.s279] İlk ayetler burada inmiş; Allah'ın elçisi olağanüstülüklere burada şahit olmuştur. ([k2.c4 .s279-297] Çok geniş açıklamalar vardır.)
Kuran'ı Elçiye, Cibril mi Öğretti?
Necm Suresinin 4-10. ayetlerinde, İsra.1'de bahsedilen olağanüstülükler anlatılır. Önce ayetleri görelim.
O, ancak bildirilen bir vahiydir. / Onu çok güçlü, olan öğretmiştir / sağlam kavrayışlı doğruluvermiş / en yüksek ufukta iken / sonra yaklaşmış sarkmıştır / araları iki yay aralığı -belki daha da yakın- olmuştu / O anda kuluna bildireceğini vahyetti. (Necm.4-10)
5.ayetteki "öğreten" ve 6-9.ayetlerdeki "Olağanüstülüklerin sahibi"; -Neredeyse- tüm meallere göre Cibril'dir. Bu durumda, Peygamberimiz, 10.ayette "Cibril'in Kulu" oluyor ve burada ip kopuyor.[k2.c1.s407]
Namaz, Miraç'ta mı Farz oldu?
Kuran'daki gerçek İslam; en büyük yıkımı, Hadis etiketli uydurmalardan görmüştür. Bu durum Hadis Konusu ve Uydurmalar; [y3] yazımızda detaylı olarak incelenmiştir. [okumanızı öneriyorum.] Miraç Hadisi, [Örnek Hadis] olarak, bir [Ara Başlıkta] ayrıca incelenmiştir. Bu Hadis(?)in, bir [Geri Zeka Ürünü] olduğunu açıkça ifade ediyorum. Bu ürün, 30-40 yıl önce, camilerimizde ballandıra-ballandıra anlatılırdı. Şimdi anlatılamıyor.
Hz. Muhammed, 5 vakit namazla dönmüştür[13] diyebilen / savunabilen varsa buyursun.
Kader:
Genelde; Ölçü / Takdir anlamındadır. Allah'ın ilk yaratış ve yaratışın devamı olarak koyduğu; değişmez ölçüleri / takdirleri, (Sünnetullahı) ifade eder.
Muaviye'den itibaren, kadere iman etiketi altında akait /(Toplumu Sürüleştirme) kuralları konulmuştur.[k4.325] [Devlet başkanı ahlaksız-zalim de olsa azledilemez. / İmam fasık-zalim de olsa namaz, ona uyarak camide kılınır. / İnsanın; cennetlik-cehennemlik olduğu yaratılmadan önce belirlenmiştir] bunlara inandıysan sürüsün...
Allah; kullarına, akıl ve serbest irade vermiş... Bunları kullanacak; "sorumluluğu taşıyacaksın..." demiştir.
Bunu, somut bir örnek üzerinde açıklamaya çalışalım. Varsayalım, Kişi hayatının o anında bir kavganın içindedir. Silahını çekecek mi? Çekmişse, ateş edecek mi? Ateş etmişse, isabet ettirebilecek mi? İsabet ettirmişse, Netice yaralama mı, ölüm mü?
Kişi; bütün bunları tamamen serbest iradesi ile yapmıştır. Allah; ezeli bilgisiyle, her şeyi çok önceden tüm detayları ile bildiği için; "Levhi mahfuza öyle kaydedilmiştir" aksine, bu kayıt olduğu için kişi öyle davranmamıştır.
Kuran'da İblis-Şeytan, Adem-Hava, ve Cinn Kavramları
İblis – Şeytan:
Adem'den günümüze; insanların, bencilliğinin, çıkar ve kişisel hırslarının, sınır tanımayan cinsel arzularının, yani kötülüklere sürükleyen tüm kötü düşüncelerinin / kötü yanlarının "Sembolik adıdır".
Adem-Hava:
Sizi topraktan yaratması O'nun belgelerindendir. Sonra, ... yeryüzüne yayılırsınız. (Rum.20)
Ey insanlar! Sizi tek bir canlıdan yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden de pek çok erkek ve kadın yaratan Rabbinize saygılı olun ... (Nisa.1 Araf.189 ..) (Yaratılışın sonraki evreleri de anlatılır.)
İslam toplumlarındaki yaratılış inancı:
Önce Adem ve Havva topraktan yaratıldı. İnsanların ilk ataları, yaşamlarına cennette başladılar. Kendilerine, "Cennetin tüm nimetlerinden faydalanabilirsiniz. Sadece şu ağaca yaklaşmanız yasaktır" kuralı bildirildi. İblisin aldatması ile, yasak ağacın meyvesinden yiyerek kurala uymadılar. Daha zor yaşam şartları olan yeryüzüne sürüldüler. Tövbe ve yakarmaları üzerine; “Allah’ın emrine uymama günahları” affedildi. Cennetteki rahat yaşamlarına döndürülmeyip, yeryüzündeki daha zor bir yaşamı sürdürmeye katlanmaları devam etmiştir. Havva; her defasında, ikiz (bir erkek bir kız) doğurur. Çaprazlama kardeş evliliği yaparlar, İnsan nesli, bu şekilde, tek ana-babadan üreyerek dünyaya yayılır. Toplumlara göre, bazı farklarla, “İlk yaratılış inancı” böyledir. Bu bölümün Kuranda anlatımı: Bakara/230-238’de geçer.
Daha önce de ifade edildiği gibi; Kuran’da pek çok husus / olay -bazen zorunlu olarak- sembolik ifadelerle anlatılmıştır. Bu konu da sembolik ifadelerle anlatılmıştır. Adem-Havva; Tüm insanlığın, tek anne-babası olmayıp, ilk anne-babaların sembol isimleridir.
Gerçek ne olabilir? İnsanlığın yaratılışına; o dönemde, uygun olan tüm coğrafyalarda eş zamanlı olarak başlanılmıştır. Yaratılış evreleri değişik sure ve ayetlerde anlatılır. Bunların doğru yorumları da yapılmıştır.
İlk evre gelişmeleri tamamlandıktan sonra; (bir erkek bir kız) ikiz doğumlara / çaprazlama kardeş evlenmelerine(?) gerek kalmadan; "Evlenme üreme / çoğalma" dönemine geçilmiş olduğu düşüncesinin doğru olduğuna inanıyorum.
İnsana, akıl ve serbest irade gibi güzel değerlerin karşılığında sorumluluk da yüklenmiştir. İnsanın ilk yaşamına başlaması, öbür dünyanın cennetin de değil, dünyamızın uygun coğrafyalarında olmuştur.
Yasaklanan ağacın meyvesinden yemesi, kişinin aklını çalıştırıp doğru kurallara uymak yerine; Şeytanın / "Kötü yanının" sesine uyarak "Kuralları Çiğnemesidir". İnsan yaşamının, ilk sorumluluğunun sembolik ilk cezası bu olmuştur.
Cinn... Cinler mi? Tanımadığımız Kişiler mi?
... Cinlerden bir gurubun Kur'an'ı dinledikten sonra birbirlerine "Doğrusu biz çok muhteşem bir söz dinledik" dedikleri bana vahyolundu. / Doğru ile yanlışı ayırmamızı sağladı. Biz ona iman ettik. Artık Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız. (Cinn.1,3)
[k2.c3.s187-202] H. Yılmaz, Cinn Suresinde, Kuran'ı dinlemeye gelen Cinn'lerin; (Cin'ler değil); önceden "tanımadığımız-bilmediğimiz" insanlar olduğu sonucuna varıyor. Değişik ayetlerden örnekler veriyor. Hz. Süleyman'ın büyük sanat eserleri yapan Cinn ustalarından, AnaBritannica'dan, Tevrat'tan, İslam Ansiklopedisi (Akabe Biatları)den alıntılar yapıyor. Kısa özet yapamadım. Daha önce, karıncalarla kuşlarla (Hüt-hüt'le) konuşmaları; "Bu adları taşıyan Yörelerin halkı ile konuşma'ya" çevirdiğimizi de düşünerek, bu yorumun "Uygun olduğu" kanısına vardım.
Kuran'da Melek Kavramı
Kuran'da, birçok konunun "Sembollerle anlatıldığını" söylemiştik. Melek kavramının anlatılmasında da, genellikle semboller kullanılmıştır. Kuran'da; İnsanın topraktan (Rum.33), İblisin-Şeytanın ateşten (Araf.12 Sad.76) yaratıldığı ifadeleri var. Meleklerin neden yaratıldığını bildiren açık bir ifade yoktur. Hadis ve yorumlarda, "Işıktan, Nurdan..." gibi ifadeler vardır. Bunların da "sembolik ifadeler olacağı" hatırda tutulmalıdır.
Birçok mealde-tefsirde melekler "Gözle görülemeyen canlı varlıklar" olarak, tasavvur edilmiş ve ona göre anlamlar verilmiştir. Durum: "Allah buyurur melek yapar" noktasına indirgenmiştir. Necm Suresi (4-10) ayetlerinin incelenmesinde; "Kuran'ı Elçiye, Cibril mi Öğretti?" bölümünde açıklandığı gibi; 10. ayete gelince ipler kopuyor...
Elmalılı Elçinin, Cibrili görmesinin (gerçek meleklik şekli ile) olduğunu ifade eder. Buradaki (Necm.4-10'daki) özellikler Allah'a aittir. Allah Kavidir / çok güçlüdür.(Enfal.52) Rahman, Kuran'ı öğretti. (Rahman.1-2) Rahman, arş üzerine istiva etmiştir (Ta-ha.5). Ve 10.ayette, Allah'ın Elçisi, Cibril'in Kulu oluyor[14].(?)
Tahlillerimize geçmeden tekrar hatırlatalım: Allah'ın gücüne, bilgisine sınır düşünülemez. Yapmaya gücünün yetmediği hiçbir şey yoktur. Yapmayı dilemediği ya da kendi koyduğu kurallara uyması, yapamadığı şeyler demek değildir.
Burada, gerekçelerini de açıklayarak, - sorulara / eleştiriye açık olarak;- görüşlerimi / kanaatlerimi sunacağım.
Melekler (Cibril) bir cisim değildir. Dolayısı ile bir şekli yoktur. İnsan gözü ile görülemez.
Meleklerin (Cibril'in) "Programlandırılmış Enerji" olduğunu düşünüyorum. Bu fikrimi ilk savunmam 20 yıldan öncedir. Düşünelim: Kulları, kendilerine bağışlanan zeka ile; enerji programlanması konusunda neler yapabiliyorlar?... Google’a sorarsanız, istemediğiniz kadar örnek görebilirsiniz. Genel olarak, tüm robotların çalışması bir enerji programlanması sonucudur. Dolayısıyla robotların tüm yaptıkları, "Enerji programlanması ile yapılan şeylerdir."
Sadece iki örnek: Ameliyatlar: Elle yapılması çok daha zor olan bazı ameliyatlar, robotlarla; daha kısa zamanda, daha küçük kesi yapılarak, daha küçük yara, daha az ağrı ve travma ile yapılabiliyor. Montajlar: Pek çok montaj; elle yapılma durumuna göre, daha da kısa zamanda / hassas / hatasız yapılabilmektedir.
Kulunun yapabildiği ile; Yaradan’ın yapabileceği arasındaki farkın büyüklüğü düşünülebilir mi? Nokta(.) ile "Sonsuz" arasındaki farkın çok-çok daha ötesidir.
Allah’ın, programlanmış enerji ile; Dünyanın ve atmosferinin, herhangi bir noktasında, dilediği anda; dilediği şeyi yapabileceğine inanıyorum. Netice: Meleklerin, "Programlandırılmış Enerji" olduğunu düşünmenin, Kuran’ın temel prensiplerine aykırı olmadığı kanısındayım.
Necm (4-10)da ifade edilen şeyleri "Yapanın sarkanın yaklaşanın, doğrudan Allah olduğu" kanısında da değilim. Allah için bir "mekan belirlemenin" ötesinde, "sarkması, kuluna yaklaşması" da tevhid inancına aykırıdır.
Bu olağanüstülüklerin nedeni ne olabilir? Allah'ın kudretinin bir yansıması... olabileceğini düşünüyorum.
Melek konusunda bazı noktalara daha değinmenin uygun olacağı kanısındayım.Peygambere bir melek gönderilseydi (Enam.8), Elçi olarak bir melek gönderilseydi (Enam.9) istekleri reddedilir.
Bilinen birçok Melek ismi vardır. Çoğu doğrudan Kuran'da geçmez. Dört büyük melek olarak anılanlardan, Cibril (Bakara.97,98), Mikail (Bakara.98) Azrail / Ölüm Meleği olarak (Secde.11), İsrafil / sura üfleme olarak (Enam.73 Kaf.20) ayetlerinde geçer.
Doğrusu, gözetlemektedirler / yaptıklarınızı bilen (Kiramen katibin) / iyiler nimet içindedirler. (İnfitar.10-12)
Kişilerin tüm faaliyetleri gözleniyor. Bu gözetleme; Allah’ın sınır düşünülmeyecek; zamanlar üstü, her şeyi kapsayan bilgisiyle olduğu gibi; "Programlanmış Enerji" olarak tanımladığımız Meleklerce de yapılabilir. Bu durumda da her an, Allah’ın bilgisi kapsamındadır.
Kuran, Tüm Asırlarda, İnsanlığa Hitap Edecektir
Bu bölüm; Kuran'ın açık iddialarından / meydan okumalarından biridir.
Ancak bunun anlamı; "Tüm coğrafyalarda, yaşayan / yaşayacak olan; tüm toplumların karşılaştığı-karşılaşacağı tüm sorunların açık cevapları Kuran'da vardır." demek değildir. Zaten bunu istemek; mantıksızlığın ve imkansızın ötesidir.
Peki... o halde, Kuran, yaşayan ve gelecek tüm insanlığa nasıl hitap edecektir?...
Bu sorunun cevabı; "İslam'da Hükümlerin Konulması" bölümünde verilmiştir. Bu; ancak böyle bir düzen kurulduktan sonra olabilecektir.
Bu hitaba muhatap olabilmek için; "Kuran'ı anlamanın; olmazsa-olmaz ana koşul" olduğu bir defa daha öne çıkmaktadır. Bunu yapabilmek için; İslam'ı kabul eden her kişinin, 'İyi derecede Arapça öğrenmesini istemek? gibi "anlamsızlıklara" gerek kalmayacaktır. Yapılacak tek şey, kitabının, "En iyi bildiği dile / ana diline çevirisini okumaktır". (bkz. Kuran Çevirileri bölümü)[15]
Bir de "Tanrı demek, Allah demenin yerini tutmaz" ve benzeri yapay sorunlar yaşıyoruz. Burada konunun özü, kişinin, kullandığı sözcüğe yüklediği anlamdır. Allah ya da Tanrı kelimesini kullandığında beyninde canlanan Yaradan; nasıl bir Yaradan'dır? Müridin kafasındaki gibi, şeyhinin her istediğini yapan bir yaradan(?) mı? Yoksa objektif aklın kabul edebileceği ve Kuran'daki "Tevhid İnancına uyan" bir Yaradan mı? Eğer, böyle bir Yaradan ise, Allah ya da Tanrı demenin hiçbir farkı yoktur. Müridin kafasındaki Yaradan ise; ne dersen de yine fark etmez.
İslam'da Hükümlerin Konulması
Bilinen klasik usulde, İslam'ın hüküm kaynakları: (Kuran, Hadis, İcma, Kıyas ...) olarak sıralanır. Görünürde, Kuran başta geliyorsa da, hadislerle ayetlerin neshi (hükümlerinin kaldırılması) bile yapılabildiğine ve her konuda rahatça uydurma hadislerin bulunduğu bir ortamda, hadisler, çoktan Kuran'ın önüne geçmiştir. Bu kaynaklara dayanarak, İslam'a ait(?) her konuyu kapsayan Fıkıh hükümleri inşa edilmiştir. Bu hükümlerin listesi, çarşaf-çarşaf internette de yayınlanıyor. Atalarımızdan gelen kalıp inanışa göre; "Dört Mezhebin dördü de haktır." Fakat 100 satırlık listede, iki Mezhebin bile aynı hükümde birleşmesi -neredeyse- yok gibidir. Yani bu inanış koca bir yalandır.
Bir uydurma, Kuran'la açıkça çeliştiğinde, "Bu ayet şu hadisle nesh edilmiştir" yani hükmü yoktur denilebiliyor. Mezhepler arası çelişmelerde; "Bu mezhep, şu hadise göre, öteki mezhep de bu hadise göre hüküm vermiştir" gibi savunma(?)lar yapılıyor. İki mezhep de, o iki hadisi de dikkate alarak, daha toleranslı bir hüküm koyamazlar mıydı? Tüm bunlara rağmen, "Tutarlıdır" diyebilenler, savunsunlar..! Biz de öğrenelim.
Bu kadar çarpıtma bile, "Açığın kapatılmasına" yetmiyor. Hadislerdeki "uydurma boyutları" ve objektif akılla, Kuran'la, ilimle, diğer hadislerle çelişkileri dikkate alındığında; hadislerin "hüküm kaynağı olamayacağı" açıkça görülebilir. Ve bu hükümlerin çoğunun asırlar öncesinin sorunlarına cevap olmaları düşünüldüğünde, bugün için 'Bağlayıcı / Geçerli' olamayacağı açıktır.[16] Bu Hükümlerin bazılarına doğrudan Kuran'a dayanılarak cevaplar verilebilmektedir.[17]
"Kuran, tüm asırlarda, tüm insanlığa hitabetmiş ve hitap edecektir." diyoruz. Diğer taraftan; "Bunun anlamı; "Tüm coğrafyalarda, yaşamış / yaşayan / yaşayacak olan; tüm toplumların karşılaştığı / karşılaşacağı tüm sorunların açık cevabı Kuran'da vardır." demek değildir"[18] diyoruz. Ve geçmişte kullanılan, Kuran dışı kaynakların "Geçersiz olduğunu" söylüyoruz!...
O halde, toplumdaki sorunların cevapları nasıl verilecek?...
- Kuran'da ki "Ana Prensipler / Muhkem Ayetler" ana çerçeve
- Kuran'ın defalarca tekrarladığı; "Düşünmez misiniz? aklınızı kullanmaz mısınız?" anlamındaki sorularının sorulduğu, ve "Düşünün... aklınızı kullanın..." anlamındaki emirlerinin verildiği; ayetlerle verilen ruhsat kullanılacak.
- Kuran'ın olağanüstü değer verdiği; [objektif akıl / bilim / her şeyde adalet / toplumdaki dengeler] daima dikkate alınacak.
Bu prensipler çerçevesinde, her toplum, kendi kurallarını kendisi koyacaktır.
Bir "Görüş / Öneri / Hüküm" bu prensiplerle çelişmiyorsa; yapılan tüm eleştirilere tutarlı cevaplar verilebiliyorsa; bu, "Görüş / Öneri / Hükümler" Kuran'a da, Kuran'daki Gerçek İslam'a da uygundur.
Bunun uygulanması Nasıl Yapılacak:
Bu uygulamanın, "Olmazsa olmaz" tek şartı: "İslam'da tek Hüküm Kaynağı Kuran'dır"[19] ana prensibidir.
Diğer prensipleri; yine Kuran'ın emri olan; objektif / ortak: düşünceye / akıla / bilime, adalet ve dengeye dayanmasıdır.
Bunu yapacak kurul(lar) nasıl oluşturulacak:
Değişik alternatifler düşünülebilir. Kendi düşüncelerimi sunmaya çalışayım. Gönüllülük esasına dayanacak. Resmi bir yönü olmayacaktır.[20] Önce detaylı bir yönetmelik yapılacatır. Kurulda; ilahiyatçılar dışında; tıp doktoru, matematik, fizik, kimya... uzay... gibi bilim dallarından üyeler olacaktır. Her bilim dalından isteyen herkes "Bilim kurulu adayı" olabilir. Tüm meslektaşları, o mesleğin bilim kurulunun doğal seçmenleridir.
"Detaylı yönetmelik nasıl olacak", "Bilim Kurulu'nda, hangi bilim dalı ne oranda temsil edilecek", "Üst Kurul, Bilim Kurulu içinden hangi oranda seçilecek", "Üyelerin yenilenmesi, hangi periyotlarla ve hangi oranlarda yapılacak", "Hükümler nasıl konulacak", "Hangi periyotlardan geçerek kesinleşecek" gibi detaylara burada girmemiz anlamlı olmayacaktır. “Benim de fikrim var” düşüncesinde olan arkadaşlarımız, eleştirilerini yazarlarsa, detaylara birlikte girebiliriz. [İzninizle bir noktada detaya gireyim; Mesleklere Bilim kurulu üyeleri (3) ya da (4)ün katı olarak seçilirse, Üst kurul üyeleri: (1/3) ya da (1/4) olarak seçilebilir.] (Eleştirileriniz paralelinde geliştirebiliriz.)
Bu kurulların, İslam'a dayalı hiçbir kutsallığı olmayacaktır.
İslam'da 'Hükümlerin Konulmasının' gerçek metodu bu olmalıdır.
Konu; bu prensiplere uygun olarak işlenmeye çalışılacaktır. Bu bakımdan, eleştiriler; 'fıkıh literatüründe olmadığı ya da onlara uymadığı' açısından değil; yukarıdaki prensiplere uygunluğu açısından yapılmalıdır.
Bir dinin; 'Hak Din' olup olmadığının; en önemli göstergesi; o dinin kitabında yapılan Yaradan Tanımı'nın; objektif aklın sorabileceği sorulara 'Tutarlı Cevaplar' verebilmesi ve objektif aklın ortaya koyacağı Yaradan Tanımı [y2] ile çelişmemesidir. Kuran'ın Yaradan Tanımı'nda bu çelişkinin olmadığını rahatça söyleyebiliriz.
Bugün, 'Yaşadığımız İslam'da'; bu şekilde; sadece Kuran'a dayanılarak, hükümlerin konulması mümkün mü? Kesin cevap: 'Hayır!' Bunun için; yaşadığımız İslam'ın, tekrar, Kuran'daki gerçek İslam'ın çizgisine çekilmesi gerekiyor. 'Çekilebilir mi?' sorusunun cevabı ise; 'O çizgiden saptırılma nedenleri engellenerek,/ ortadan kaldırılarak çekilebilir.' Saptırmanın ana nedeni, 'İslam'ın çıkar için kullanılmasıdır.' Kullananlar, İslam toplumlarında çok büyük güç sahibi (sebe.34) olmanın yanında, toplumların azımsanamayacak bir kesimi tarafından 'İslam'ın koruyucusu' olarak biliniyorlar. Bu engeli aşmak, imkansıza yakın zor ve çok uzun süreye gereksinim vardır. 'Bu nasıl yapılabilir?' sorusunun cevabı ise, uzun yazıların hatta kitapların konusu olabilir.
Bu gerçeğe inanan ilahiyatçı akademisyenler, önemli gördüklerinden başlayarak, yeni çözümleri topluma sunabilirler. Örneğin, Prof. Hüseyin Atay, yıllarca öce, 'Namazın kazasının olmadığını' ortaya koymuştu.
Bunların yapılması gerek fikrinde olan herkes, elinden geleni yapmalıdır.
"İnsanların Çoğu..."
Bir çok ayette; "İnsanların çoğu" ifadesinden önce ya da sonra; "Şeytanla" sembolize edilen kötü düşüncelerinin sürüklediği kötülükler sayılır. Aşağıdaki listede, 25 başlık var. Birçok alt başlık; "Allah'a bilinçli inanmaz" gibi bazı ana başlıkla birleştirilmiştir. Bunların ayrı yazılması durumunda liste daha kabarık olacaktı. Bunların çoğu, görünürde "İslam'a karşı kişiler" değildir. Acı, bir o kadar da komik olan tarafı, "En iyi, Mürşidi (!) bularak, cenneti garantilemiş(!) Müslüman(!)," kişilerdir.
İnsanların çoğu ifadesi; (yüzde 51-70+) gibi değerler olabilir. Varsayalım (Yüzde 51) olsun. Bir kişide, listedeki ana grubunun dışında (2) kötülük daha vardır. (ortalama 3) Bu kabullere göre, bir ihtimal hesabı yaptığınızda; Kötülüklere "Hastalık" dersek; İslam toplumlarının komada olduğu teşhisinde bir abartma olmaz.
Bunun ana nedeni, "Dinin çıkar için kullanılmasıdır". Ve bunun rahatça yapılması için; Kuran'daki Gerçek İslam'ın tanınmaz hale getirilmesi gerekiyor. (Burada gerçek İslam'a dönüşün zorluğunu düşünün!)
Evet... İnsanların çoğu...
Allah'a bilinçli inanmaz.(a) / Allah'ın, vaatlerinin, sözlerinin gerçek olduğunu bilmez (b) / Allah'ın nimetlerinin karşılığını ödemez (b1) / Şükretmez (c) / Yalanlarını Allah'a yakıştırır (d) / Aklını asla kullanmaz (e) / Hesap gününe inanmaz (f) / Dirilişe inanmaz (g) / Ortak koşmadan inanmaz (h) / Allah'ın ne yapabileceğinden habersiz (i) / Sen çok istesen de inanmaz (j) / Elçilere yüz çevirir (k) / Elçileri alaya alırlar (l) / İbret almaz (m) / Yoldan çıkmış (n) / Yoldan saptırır (o) / Şeytan saptırır (p) / Sapıtmıştır (r) / Nankörlük / inat eder (s) / Hahamlar, Rahipler (ve şimdi de, Şeyhler ...) insanların mallarını haksızlıkla yiyorlar. (t) / Dünya yaşamının görünüşüne kapılır (u) / Tevratın (Şimdi de Kuran'ın) çoğunu gizliyor (v) / Kibirli, küstah (y) / Gizli konuşmalarında hayır yok. (z) / Cehennem için yaratıldı (q) (Kader konusuna bakın)
İlgili Ayetler: (a)(Yusuf.21 Şuara.8 Rum.30 Sebe.28 Sebe.36 Zümer.49 Mumin.57 Mumin.59 Duhan.39 Casiye.26) (b)(Yunus.55 Kasas.13 Rum.6) (b1)(Bakara.243) (c)(Yusuf.37,38 Neml.73 Mumin.61) (d)(Maide.103 Yunus.60) (e)(Maide.103) (f)(Nahl.38 Rum.8 Secde.10 Mumin.59) (g)(Secde.10) (h)(Yusuf.40 Rad.1,36 Nahl.75 Rum.42) (i)(Enam.34) (j)(Yusuf.103) (k)(Fussilet.4) (l)(Yasin.30) (m)(Yunus.92 Şuara.67,103,121,135) (n)(Maide.59,81) (o)(Enam.116) (p)(Araf.17) (r)(Maide.48) (s)(Bakara.243 İsra.89 Furkan.50 Şura.16) (t) (Tevbe.34) (u) (Rum.7) (v) (Enam.91) (y) (Maide.68) (z) (Nisa.114) (q) (Araf.179)
Kuran'da Kölelik Cariyelik
İnsanın; en yakınları dışındaki insanları; her bakımdan, çıkarı için kullanması; şeytanın temsil ettiği "kötülük yanının" arzularıdır, hırslarıdır. Sanırım insanlık tarihi ile yaşıttır. İnsanlar, genel olarak, "Kötülük yanlarının ağır basması" nedeni ile, kendisine verilen fazla nimeti, ihtiyacı olanlarla paylaşarak, "Eşit olmak" durumunu, kendiliğinden tercih etmez. Sadece verme ve alma durumunda olanlar değil, toplumun tümünün, gerekli davranışlarla; verme durumunda olanlara bir baskı; alma durumunda olanlara da bir moral olması gerekir. Alma durumunda olanlar ve köle olarak kullanılanlar, gereği kadar düşünüp aklını kullanarak, örgütlenip güçlerini birleştirememişler. Bu nedenle, topluma verilen nimetleri adaletli olarak paylaşmak yerine kendilerine verilenle yetinmişlerdir. Kölelik resmen kaldırılmış olsa da, büyük çoğunluğun, Allah ile aldatılarak çıkar için kullanılması / sömürülmesi günümüzde de devam etmektedir.
Neden kölelik doğrudan kaldırılmadı? Bu bilinçsiz eleştiriyi yapanlar; "Nasıl yapılabilirdi?" sorusunun cevabını ya düşünmüyor ya da örtüyorlar. Varsayalım, o dönemde, bir sabah, "Bütün köleler serbesttir" dediniz. Sadece köle sahipleri mi? karşı çıkardı? Kölelerin yüzde 65 den fazlası "Bizi bırakmayın" diye yalvarırdı. O düzende, onları bekleyen şey açlıktı. Yapılacak şey; "Köleliğin sonlanmasını" hedef olarak koyduktan sonra, bu hedefe adım-adım yürümektir. Kuran'da bunu yapmıştır.
Hedef; "Kula kulluk" yasaklanarak konulmuştur. (Ali İmran.79)
Allah'ın muradı, verdiği nimetlerin, yarattıkları / kulları arasında adaletli olarak paylaşılarak.(Fussilet.10) eşit duruma gelinmesidir. (bkz. Kuran'da Sosyal Eşitlik bölümü)
"Allah, neden adaletli paylaştırmıyor." eleştirisi de yapılıyor. Dünyanın düzeni; insanlara verilen; akıl, serbest irade ve bunların neticesi olan sorumluluk etkenlerine bağlı olarak, sünnetullah çerçevesinde kurulmuştur. Allah'ın bunlara karışmasını istemek; akıl ve serbest iradesini kullanılmasına engel olması anlamına gelir. Bu durum; kullarının sorumlu tutması ile çelişirdi. Bu doğal çerçevede rızkı bazı kullarına fazlalıklı olarak vermiş; gerekenlere / emrindekilere dağıtarak, rızıkta eşit duruma gelmelerini istemiştir. (Nahl.71 Zariyat.19 Mearic.24,25 Rum.28) Uymayanlar yerilir; Uyanlar övülür. (Secde.16 Bakara.177) Sadakada ve zekatta, güç durumda ve hürriyetinden yoksun olanların hissesi vardır. (Tevbe.60)
Ortak koşan erkek ve kadınlarla evlenmek yasaklanmış; inanan köle ve cariyelerle evlenmek önerilmiştir. (Bakara.221 Nur.32) Nikahlanan cariyenin, mehrinin örfe göre verilmesi istenilmiştir. (Nisa.25)
Hatalı olarak bir mümin'in öldürülmesinde; (Nisa.92) bilinçli olarak yapılan yeminlerin bozulmasında; (Tövbe.60) zihar yapma durumunda, (Mücadele.3) kefaret olarak köle azat edilmesi istenilmiştir. Azat edecek kölesi olmayanların, aralıksız 2 ay oruç tutması (Mücadele.4) hür olmak için bedel ödemek isteyenlere yardımcı olunması istenilmiştir. (Nur.33)
Kölelik konusunda eleştirilecek nokta; Elçinin vefatından sonra, hedef unutulmuş; Köle / hür ayrımına yıllarca devam edilmiştir. Ve İslam adına(!?) cariye satışı(?) hala devam ettirenler(?) vardır. Bu konudaki fıkıh hükümlerinin çoğu, geçersiz olmanın dışında mantıksızdır.
Faiz ve Riba
Önce bazı ayetleri görelim..
Ribayı yiyenler, şeytan dokunmuş gibi bir sersemlikle kalkarlar... diyorlar ki "Alış-veriş de riba gibidir." Hayır! Allah, alış-verişi helal, ribayı haram kılmıştır. (Bakara.275)
Ey inananlar!, Allah'tan korkun. Ve eğer inanıyorsanız ribadan geri kalanı bırakın. (Bakara.278)
Ey inananlar! Ribayı öyle kat kat katlayarak yemeyin. Allah'tan korkun ki... (Ali İmran.130)
Yasaklanan ribayı almaları ve haksız yollarla insanların mallarını yemeleri yüzünden, onlardan, inkâr edenlere korkunç bir azap hazırladık. (Nisa.161)
İslam'ın doğum yıllarında; Mekke kurak bir bölge. Üretim "yok'a yakın", hayat, "ticarete bağlı". Kaymağı sekiz-on ailenin elinde. Nüfusun büyük bölümü, asgari geçim çizgisinin altında, Kaymağı yiyenlere mecbur. Sorun, bu "Mecburiyetin sömürülmesidir." İsteyenlerin "hayır" deme kapısı kapalı olunca, "şartların konulması" borcu verecek olanların vicdansızlığına bağlı. Netice: Çok ağır... Garantisi: Eğer, rehin verilecek; kıymetli bir malı yoksa; borçlunun, ailesinden; bir (bazen iki) kişinin. (kendisi, karısı, kızı ya da oğlunun) hürriyetidir. Borç vadesinde ödenememişse; ya (borç+faizi), ikiye katlanacak, yeni bir süre uzatılması olacak; ya da garantiye el konulacaktır. Netice: Hürriyeti alınan(lar) artık borcu verenin kölesi ya da cariyesidir. Sonrası mı? Rezalet[21]
Bu duruma göre, yukarıdaki ayetlere, belki hafif diyebilirsiniz. fakat ağır diyemezsiniz?...
Hayati soru: [ Riba=Faiz ] Formülü?... Her ortam ve durum için doğru mudur?
Bir tarafta atıl para / maddi değer; diğer tarafta; bu atıl değeri, çalıştırarak / çalışarak kazanca çevirecek kapasite varsa?... Ve bu kazancın, hakça paylaştırılabileceği; alanın da verenin de memnun olacağı bir düzen kurulamaz mı? İnsan aklı / ortak akıl, isterse, böyle bir düzeni; bankacılıkta ve sosyal hayatta rahatça kurabilir. Alanın da verenin de memnun olduğu; sorunlarını çözebildiği, bir çözümün anahtarı olan faize, haram diyebilir misiniz? Diyebiliyorsanız, anlatın... Anlamaya çalışalım.
Fakat, görmezden gelemeyeceğimiz iki büyük engel var;
- Kişisel çıkarın; "En üst değer(?)" olduğu toplumlarda; "ortak aklın, toplum için, böyle bir düzen kurmasına" izin verilir mi? Çok güç...
- Atalarımız böyle diyor... Onların yolundan gideriz... Şartlanmışlığından, bizi çekip alabilecek, bir düşünce gücünden çok-çok uzaklardayız. Örnek: Uydurma Miraç Hadisi..? Tam bir geri zeka ürünüdür. Bunu, bildiğimiz büyük alim ELMALILI, Cumhuriyetin ilk mealinin (İsra.1) tefsirine; büyük din alimleri, Ahmet NAİM ve Prof. Kamil MİRAS, Diyanet baskısı Buhari tercümesine; koyarak bize kadar ulaştırdılar... Eğer, düşünün / aklınızı kullanın diyen ayetlerin emirlerine uyarak; "Akla-Mantığa / Kuran'a uygun mu?" sorusunu kendilerine sorabilselerdi; asırlar öncesinden gelen, "yasak" duvarını yıkıp; İslam'a ve bu topluma, bu kötülüğü yapmamak cesaretini gösterebilirlerdi. Bir toplum; böyle bir "Yaşayan Ölülükten" ancak bir şokla uyanabilir. Yakın gelecekte böyle bir "şokun olabileceğini" düşünemiyorum.
En Güzel Hadis mi? Uydurma Hadis mi?
Yıllar önce, "Uydurma Hadisler" konusunda yazdığım makalenin başlığı: "İslam'ın Kara Boyası" idi. Sonraki makale: "İslam'ın en Büyük Kamburu", aynı konu üstüne sitemdeki son yazı: "Hadis Konusu ve Uydurmalar" [y3] Tekrar iddia ediyorum: Bu başlıklarda abartma yoktur. Asıl önemlisi, Rabbimiz, ezeli bilgisi ile bildiği için, bizi en baştan uyarmış. Sunulan ayetler bunlardan bazılarıdır. Şeytana bile pabucu ters giydirmeyi becerebilen, dini çıkarı için kullananlar, Bunu da bypass edebilmişlerdir.Hadis'in anlamı Söz'dür. Allah'a ait ise "Söz", Elçiye ait / Elçi adına söylenmişse "Hadis" diyorlar. Ayetlerde, (Hadis ifadeleri aynen korunmuştur.)
... Allah'tan daha doğru hadisli kim olabilir? (Nisa.87)
Allah hadisin en güzelini, bir taraftan ana temayı sürekli vurgulayarak, diğer taraftan onu benzetmelerle destekleyerek bir kitap halinde peyderpey indirdi... (Zümer.23)
... Artık Allah'ın ayetlerine inanmayıp da hangi hadise inanacaklar? (Casiye.6)
Bu hadisi yalanlayanları Bana bırak; ... (Kalem.44)
Bundan sonra hangi hadise inanacaklar? (Mürse.50)
Şimdi bu hadise siz küçümseyerek mi bakıyorsunuz? (Vakıa.81)
İkisine de, (Söz ya da Hadis) ortak anlam verilseydi, ayetlerin, uydurmalara nasıl baktığı görülebilirdi.
Yetmedi; ayetlerdeki; "Peygambere uyun" ifadelerini, "uydurmalara uyun" olarak anlıyorlar(?) / anlatıyorlar.
[...ben yalnız bana vahyedilene uyarım...] (Enfal.50 Ahkaf.9) diyen Allah'ın elçisine her adımda iftira ediliyor.
Yetmedi; "İstenmeyen ayetleri nesheden / iptal eden" uydurmalar da üretildi. Uydurmalar, İslam'ı ayrık kökü gibi kapladılar. İslam'ın bundan kurtarılması, imkansıza yakın zordur. İslam'ı çıkarı için kullananların, İslam'a yapamayacakları bir kötülük düşünemezsiniz. Yapamayacakları tek şey; samimi olmak ve samimi görünmektir
Kuran, Anlam mı, Lafız mı?
Kuran'ın Arapça anlamının, en özlü ve en güzel şekli ile orijinalinde ifade edildiği bir gerçektir. Fakat bu güzel ifadenin, 'İyi derecede Arapça bilmeyenlere bir şey söylemediği' de bir gerçektir. Yukarıda açıklandığı ve yazının devamında detaylandırılacağı gibi, Kuran'ı anlamak, 'Dinim İslam' diyen her kişi için, 'olmazsa olmaz' ana koşuldur. 'İslam'ı kabul eden her kişinin iyi derecede Arapça öğrenmesi' gibi, akıl dışı bir zorlama olamayacağına göre, anlamanın tek yolu, 'Kuran'ın ana dilindeki çevirisini' okumaktır.
Kuran'ın; "Anlam + Lafız" ya da sadece "Lafız" olarak; "Mahluk / Yaratılmış" olduğunu savunanlar vardır. "Anlam + Lafız" olarak mahluktur demenin bir adım ötesi; Kuran, Elçi / Kul tarafından yazılmıştır noktasına indirgemektir. Önceki ara başlıklarda, bunun olamayacağının yeterince açıklandığını düşünerek; 'Kuran; Anlam mı? Lafız mı?' sorusunun cevabını arayacağız.
Şüphesiz Kuran, âlemlerin Rabbinin senin kalbine indirmesidir... (Şuara.192,193)
Akla gelen soruların cevaplanmasını sonraya bırakarak; konu ile ilgili düşüncelerimi açıklamaya çalışacağım:
İlahi vahyin anlamı; harfsiz, sembolsüz, işaretsiz, "Soyut bir kavramdır." (Kalbine >Beynine) indirilen kişiden başka, hiçbir kimse; hiçbir şey duyamaz hissedemez. "Lafız" ise harflerden, işaretlerden meydana gelen "Somut" bir şeydir. İlahi vahiy olarak nitelenemez.
Vahyin anlamı, Yaradan tarafından, Elçisinin (kalbine>beynine) indirilir. Bu anlam, Elçisi tarafından, toplumunun dili ile ifadeye dökülerek toplumuna tebliğ edilir.
Bu İfade, Allah'ın da yardımı ile, -yukarıda da söylendiği gibi- Arap dili ile yapılan, "En güzel ifade" olmak durumundadır. İfadeye dökülmenin, "Melek tarafından yapıldığı" rivayetleri de vardır. Ben katılmıyorum.
İmamı Azam'ın (Ö.767) görüşü: Kuran, kitaplara / kağıtlara ... harflerle yazılan ifadeler değildir. Bu ifadelerle anlatılan anlamlardır. İmamı Azam'ın bu görüşleri, ardılları[22] tarafından da izlenmiştir. (daha sonraki yıllarda, Hanefi mezhebinin bu görüşü ana ekseninden kaydırılmıştır.) Bu anlamların, herhangi bir dilin alfabe'si ile ifade edilmesinin, Arap harfleri ile ifadesinden farkı yoktur. Yapılan çeviriler de Kuran'dır. Kişi; dinini, A'dan Z'ye kitabının ana dilindeki çevirisi ile yaşayabilir.
Kuran'ın yedi harf üzerine indiği[23]; (söyleyiş farklılıkları olan kabileler tarafından, yedi değişik şekilde okunabileceği)[24] Elçi tarafından ifade edilmiştir. Abdullah b. Mesud gibi, seçkin Kuran ehli sahabeler; halkın "söyleme güçlüğü" çektiği kelimelerin "anlamdaş" kelimelerle değişimine onay vermişlerdir.[25]
- Lafzın vahiy olduğunu varsayarak düşünelim: Bazı kabilelerin "7 Harf üzerine / 7 ayrı söyleyiş şekli" durumu düşünüldüğünde, anlamlar aynı olsa da, 7 farklı okunuşta, 7 ayrı "Lafız / Kuran" söz konusudur. Ya aynı anda, 7 ayrı lafzın vahyedildiğini(?); ya da Kureyş söyleyiş şeklinin vahyedilip diğerlerinin insanlara bırakıldığını kabul etmek zorundayız. Dahası var. Kişilerin söylemekte zorlandıkları kelimeler de anlamdaş kelimelerle değiştirilebildiğine göre ipin ucu iyice kaçmaktadır. Buyurun, "Lafzın vahiy olduğunu" savunun.
- Konudan, bir yan ürün doğdu: "İlla da Arapça Lafız okunacak baskısının tutarlı bir gerekçeye dayanmadığı"
- Ve düşünmeye devam edelim:Harflerle / sembollerle ifade edilebilen somut bir şey olan Lafız "İlahi Vahiy" olabilir mi?
- Lafız, anlamı da taşıdığına göre; Elçinin kalbine / beynine, ayrıca anlam da indirilecek mi?
- Allah'ın vahyi(?) olan Lafzını; "Yedi ayrı farkla okuyarak" başlamadan delik deşik mi edeceğiz?
- Yetmedi... Düzgün söyleyemediğimiz kelimelerin yerine, "eş anlamlılarını" koyacağız.
(Allah, bunları, -haşa- önceden bilemiyor mu idi?)
Bu durumda, bu lafza "Allah'ın Kelamı" dersek, sadece kendimizi aldatmış oluruz...
Her şeye rağmen; dini çıkarı için kullanan, küçük azınlık ve çevresi; (toplumun doğru okuyamadığı, okuduğunu sandığı) bu Lafızları yular olarak kullanacak; Toplumu istediği yere sürükleyecektir.
Şimdi, "Lafız da İlahi Vahiy'dir" diyen diğer savunmaları görelim.
Doğrusu O (Kuran) daha öncekilerin kitaplarında da vardır. (Şuara 196, Ala.19)
Öncekilerin Kitaplarında da olan; "Allah'ın birliği...." gibi ana kavramlar ve fizik kanunları dediğimiz değişmez kurallardır. (Sünnetullah) Sanıyorum, Levhi Mahfuzda, her (ana kavram) anlam ve "Tek Kayıt" olarak vardır. Vahiy anlam olarak, Elçinin (kalbine / beynine) indirilir. Ve her Elçi kendi toplumunun dili ile tebliğ eder.
Acele edip dilini kıpırdatma (Kıyamet.16)
Doğrusu, onu toplamak ve onu okumak Bize düşer. (Kıyamet.17)
"Lafız inmiş, inerken elçi ezberlemek için acele ediyor...muş" 17. ayeti neden okumuyorsun. Sonraki vahiylerde de yine dilini kıpırdatmış mı?
Kuran, Kuran'ı Anlatıyor
Yukarıdaki bölümlerde, Kuran'ın değişik özelliklerini açıklamaya çalıştık. Bu bölümde, genel bir tarama ile, bunların dışında kalan (bazen konular iç-içedir.) konuları özetlemeye çalışacağız.
Kuran Meydan Okuyor...
... (Yapabilirseniz) Allah'tan başka istediklerinizi de çağırın da onun benzeri bir sure getirin. (Yunus.38)
Göklerin ve yerin mülk ve saltanatı yalnız O'nundur. Çocuk edinmemiştir Mülk ve saltanatında ortak yoktur. O, her şeyi yaratmış ve her şeye bir ölçü ve oluş tarzı takdir etmiştir. (Furkan.2) ve (Maide.120)
... Allah'ın yol ve yönteminde hiçbir değişme bulamazsın... (Fetih.23)
Allah, tüm alemlerin yaratanıdır. Bunun doğal neticesi olarak, yarattığı her şeyin, mutlak sahibi ve hükümranıdır. Gerek yarattıklarında, gerek fiillerinde hiçbir ortağı düşünülemez. Her şeye bir ölçü takdir etmiş; alemlerdeki her şeyin, hep uyduğu ve uyacağı kurallar koymuştur. Bu ölçüler ve kurallar, tüm yaratılanların; kurulan müthiş denge içinde, yaşamına devamının nedenidir[26].
Tüm sonsuz yücelikler, alemleri Yaratan, Yetiştiren Yaşatan Allah'ındır. (Fatiha.2)
Tüm yaratılanlar, Yaradan'larına şükürlerini arz ederler. (Kendileri için konulan kurallara noksansız uyarlar) En değerli şeyler olan; akıl ve serbest irade ile taçlandırılan insan ise, genelde nankörlük yapar.(a)
"Kuran anlaşılmaz / Biz anlayamayız" mazeretleri, ayetlerle yalanlanmıştır.
Ayetler açık / apaçık bir ifade ile bildirilmiş;(b) Anlaşılması için nice örnekler sıralamış;(c) Hükümler / genel kurallar açıkça bildirilmiştir.(d)
Biz onu; senin dilinde kolaylaştırdık. İnananları müjdelemen; inkar edenleri uyarman için... (Meryem.97)
Düşünmek, ibret almak için kolaylaştırılmış (e) ve Kuran'dan kolayımıza gelenin okunması istenmiştir.(f)
İnsanlar arasında, Allah'ın indirdiği ile, Allah'ın gösterdiği gibi hüküm verilmesi (g) emrediliyor.
Burada bir noktayı, açıklığa kavuşturalım: İlgili toplum adına, Allah'ın bir emri yerine getiriliyorsa, bunu yapan kişi(ler) "Allah adına yapıyor(?)" havasına giremezler. Ve bunlara "Bir kutsallık" verilemez.
Durumu, daha tipik bir örnekle açıklayalım.
"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" dediniz?... Daha dindar(?) görünümündeki yetkili(?)-yetkisiz kişi(ler) atılır!
"Hayırr!... Egemenlik, kayıtsız şartsız Allah'ındır...!" derler. (İlk yumruğu atmış 1-0 galip durumdadır(?))
Allah, bu egemenliği, (haşa) kendi elleri ile kurmayacağına; aramızda, bunu kurmakla görevli meleği / elçisi de olmadığına göre, bu egemenlik, toplumdaki kişi(ler) tarafından -yani insan eliyle- kurulacaktır. Bu kişi(ler)in "Allah adına yaptığı" düşünüldüğünde / onların üstünlüğüne inanıldığında; onlara, "Buyurun, İslam'ı çıkarınız için kullanın" belgesi verilmiş ve kula kulluğun ilk adımları atılmıştır.
Egemenliği, toplumun temsilcileri toplum adına kuracaktır. Eğer. "Adalete dayalı bir egemenlik" kurulmuşsa, hem milletin, hem de; "....Ve onlara zerrece haksızlık yapılmaz. (Nisa.49)" anlamındaki ayetlere uyulduğu için, Allah'ın egemenliği olacaktır.
Allah, doğru yolu göstermeyi üzerine almış,(h) Ve bu doğru yolda nasıl yürüneceğini göstermiştir.(i) Kuran, inananlara kılavuz ve rahmet olarak (j) daha önce gönderilen kitapları doğrulayıcı olarak (k) gönderilmiştir.
Diğer taraftan mucize istekleri (l) hep devam eder. Kuran'ın neden bir defada inmediğini sorarlar.(m) Elçilik, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi derler.(n)
... Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?... (Zümer.9)
insanlığın uyarılması için, doğruyu yanlıştan ayıran Furkan'ı kuluna indiren ne yücedir! (Furkan.1)
Kuran'ın, bir adı da Furkan'dır. Sadece, doğruyu / yanlıştan değil; iyiyi / kötüden, hayrı / şerden; aydınlığı / karanlıktan; bileni / bilmeyenden; göreni / görmeyenden ... Yani iyi ve kötü yüzleri olan tüm zıtlıkları biri-birinden ayıran bir rehberdir.
... Hiç kör ile gören bir olur mu? Hiç karanlıklarla aydınlık bir olur mu?... (Rad.16)
Ayrıca; Enam.50 Muhammed.14 Hud.24 Secde.18
İlgili Ayetler:: (a)(Bakara:243) (b)(Bakara.185) (c)(İsra.17 Rum 58 Zümer.27) (d)(Nur.46) (e)(Kamer.17) (f)(Müzzemmil.20) (g)(Maide.48,49 Nisa.105) (h)(Leyl.12) (i)(İsra.9) (j)(Neml.77) (k)(Enam.92) (l)(Enbiya.5) (m)(Furkan.32) (n)(Zuhruf.31)
Allah'a Sığınmak:
Musa: "Cahillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım" der.(a) Kötü düşüncelerin kötülüklere sürüklemesinden / kovulmuş şeytandan (b) yarattıklarının / iyilikleri, güzellikleri, aydınlıkları örten karanlığın / sözlerini tutmayanların, anlaşmalarına uymayanların / kıskandıklarında kıskançların kötülüğünden Allah'a sığınmamız istenir. (c) İnsanların içine kuşkular, kötü düşünceler sokarak, onları kötülüklere sürüklemesinin şerrinden (d)
İnsanların, Rabbine, Hükümranına, İlahına sığınmamız istenir. (e)
Allah'ın Rahmetinden ümidi kesmek.
Allah'ın sevgi ve merhametinden ümidini kesenler; ayetlerine ve O'na dönüleceğine inanmayanlardır.(f) Bunlar zalimlerdir.(g) Ve Allah zalimleri doğru yola iletmez.(h) Dini çıkar için kullananlar; Allah'ın ayetlerini az bir değere satmakla (i) kınanır. Bu bedel, "Allah'ın ayetlerinin bedeli" olarak azdır. Milli gelirin; aldatılanlardan / yoksullardan; aldatanlara / zenginlere, bu yollarla aktığı düşünüldüğünde, aldatılanlar açısından çok büyük bir değerdir.
Yalan... Yalancılık...
Yalan tüm kötülüklerin anasıdır. Yalancının yapamayacağı bir kötülük düşünülemez.
Yalanı ancak, Allah'ın ayetlerine inanmayanlar uydururlar... (Nahl.105)
Yalan söyleyen(ler), ayetlerine / Kitabına inanmamakla itham ediliyor. Bu ruhsat kullanılabilir. Bu aynı zamanda, Mümin / Müslüman olarak kabul edilmediğinin açık kanıtıdır.
... Allah'a karşı yalan söyleyenden daha zalim kim olabilir?... (Enam.21 Araf.37)
Şiddetli bir azap, cehennem,(j) ateş (k) yalancılar içindir. Biri, diğerinin aksini iddia eden karşılıklı iddia sahiplerinden, doğru söylediğine inanan tarafın "Allah'ın laneti yalan söyleyenin üzerine olsun" yemin teklifi (Ali İmran.61) titrememiz gereken bir durumdur. Bu yemini yapabilenin, O lanetten kurtulabileceğini düşünemiyorum.
İlgili Ayetler: (a)(Bakara.67) (b)(Araf.200 Nahl.98) (c)(Felak.1-5) (d)(Nas.4,5) (e)(Nas.1 2 3) (f)(Maide.105 Ankebut.123) (g)(Enam.157) (h)(Cuma.5) (i)(Tevbe.9) (j)(Maide.86) (k)(Araf.36) (l)(Nahl.105)
Dünya Yaşamında İmtihan Gerekli mi?
İnsanlar sadece "iman ettik" demeleriyle bırakılacaklarını ve sınavdan geçmeyeceklerini mi sanıyorlar? (Ankebut.2)
Bizi müjdeleyecek ve uyandıracak hiç kimse gelmedi." demeyesiniz diye... (Maide.19)
Hesap günü yargılaması için; "mutlak adalet" diyoruz. Evet, yargılamanın yüce Yaradan tarafından yapılması, "mutlak adaletin garantisidir." Dünya yaşamında "Kişinin sınavdan geçirilmesi" aklın, mantıklı düşüncenin bir gereğidir. Kişinin; "şöyle olsaydı, şöyle denilseydi, şöyle davranırdım" mazeretine açık kapı bırakılmayacak; imtihan karşısındaki tutumu / öyle davranmadığı önüne konulacaktır.
Hesap Günü...
Kuran'da Yaradan Kavramı, bölümünde açıklandığı gibi; Yaradan'ın mutlak adaleti ve alemlerin yaratılışındaki müthiş denge nedeni ile; akıl, serbest irade ve bu nedenle sorumluluk verilen insan, öldükten sonra, "Her şey bitti" denilerek bırakılmayacaktır.
... Bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. (Nahl.93)
Yaptıkları iyiliklerin ve kötülüklerin tam karşılığı olan, ödül ve ceza kendisine verilecektir. Kuran; "çeşitli meyveler... ateşler..." diye, sembolik olarak bunlardan bahsetmiştir. Ne olacak, nasıl olacak? Sorularına tam cevap verilemez. Ama, "yapılanların tam karşılığı" olacağını söyleyebiliriz.
Dini Sade Allah'a özgüleyerek O'na Kulluk etmek...
Bizden beklenen budur. Genelde, çoğumuz yapamıyoruz. Ancak, tehlikeli durumlarda, diğer kutsalları(?) ve bencilliklerimizi atarak "Dini, Sadece Allah'a Özgüleyebiliyoruz."
Kitap'ı sana hak olarak indirdik... Dini yalnız Allah'a özgüleyerek O'na kulluk et! (Zumer.2)
İlgili diğer ayetler: Nisa.146 Araf.29 Yunus.22 Lokman.32 Zumer.11,14
Yumuşak davranmak...
Allah'ın istediği; sadece, Elçinin dini topluma tebliğinde değil; toplumun kendi arasındaki diyalogunda da, karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan; toplumdaki her ferdin, "saygın bir kişiliği olduğu / olması gerektiği " düşüncesine inanıldığı bir ortamda yaşanması durumudur. Yapılanlara, yapılacaklara, mümkün olan en büyük katılımla, şeffaf bir ortamda karar verilmesidir. Ve değişik düşüncede olanların, "ikna edilmesine" çalışılmasıdır.
Allah'ın merhameti sayesindedir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın senin çevrenden dağılır giderlerdi. Bağışla onları, af dile onlar için; iş ve yönetim konusunda da onlarla danışmaya git. Bir karara varınca Allah'a güvenip dayan... (Ali İmran.159)
Kişiye, ancak, taşıyabileceği yük / sorumluluk yüklenebilir... (Bakara.286)
Yaradan, mutlak adaletin sahibidir. Kişiye yüklenecek sorumluluğun, gücü / kapasitesi ile orantılı olması bu adaletinin sonucudur. Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz denilmiştir. (Enam.152)
Dinde zorlama yoktur. Şüphesiz doğru olan eğri olandan iyice ayrılmıştır. Kim azgınları reddeder ve Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen, sağlam bir kulpu yakalamış olur. Allah işitendir, bilendir. (Bakara.256)
Kişi, Dinini, A'dan Z'ye Ana Dili İle Yaşamalıdır!...
ANA DİLDE İBADET [y1] yazımın giriş bölümünden bazı satırları aynen alıyorum:
...Kişi; yaşamı boyunca, tüm diyaloglarında, doğal olarak, en iyi bildiği ana dilini kullanır. Eğer, -herhangi bir nedenle- ana dilini kullanması engelleniyorsa, bu durumda bile, düşünürken / düşüncelerinde yine ana dilini kullanır... ...
Kişi, ancak, anladığı bir şey üzerinde düşünebilir.
Kişiyi, anlamadan, okumaya / ibadet etmeye zorlamak; -yukarıda geçen ve geçecek olan- birçok ayetin inkarıdır. Bu aynı zamanda, şeytanın 'aldatma / saptırma' metodudur. Kişi, yaşamının bir bölümünde; bilmediği / anlamadığı bir dili; doğru kullandığı bilincinde dahi olmadan, çoğu kez hatalı olarak, ezbere kullanıyorsa / kullanmak zorunda kalıyorsa daha doğrusu: kullandığını zannediyorsa, bunda bir anormallik vardır. Bu anormallikler; korkutarak / aldatarak / inandırılarak... ya da bunların ikisi, üçü bir arada uygulanarak yaptırılabilir.
Başta; İslam'ı çıkar için kullanmak ve bilinçsizlik olmak üzere birçok nedenle, İslam'a ve Araplar dışındaki İslam toplumlarına bu kötülükler yapılmıştır, ve yapılmaya devam ediliyor.
Bu aynı zamanda; "Dinde zorlama yoktur..." (Bakara.256) ve benzeri hükümlerinin çiğnenmesidir.
İbadetler içinde, kişinin hayatında en çok yer alan namaz başta olmak üzere ; tüm, dua / yakarış ve ibadetlerin, bilmediği bir dille; ezbere okuyarak(!) yapılması gerektiğine; toplum, aldatılarak ve korkutularak inandırılmıştır.[27]
Hangi ibadetler, bilmediğimiz / anlamadığımız dille yapılıyor?... sorusu anlamını kaybetmiştir. -Lütfen müsaade edilen(?)- "Niyet" hariç; ana dille yapılan ibadet yoktur. Asırların kemikleşmiş aldatılmışlığından / uyutulmuşluğundan toplumu uyandırmak / doğruları göstermek, imkansıza yakın zordur. Çünkü İslam'ı çıkarı için kullananlar, arkalarına aldıkları büyük kütlenin doğruları öğrenmesinin çıkarlarını zedeleyeceğini çok iyi bildikleri için, tüm güçleri ile buna karşı duracaklardır.
Günümüzdeki uygulama[28] geleneksel İslam Fıkhı ile örtüşüyor mu? Kesin cevap: Hayır...
Yine [y1] yazımızın, 'Fıkıh Hükümleri ...' ara başlığından özetleyerek alıyorum:
Bu durum, yazımızın, 'Kuran ve objektif akıl açısından ana dilde ibadet' ara başlığında maddeler halinde, detaylı olarak incelenmiş ve ana dilde ibadet için hiçbir engel olmadığı ortaya konulmuştur.
Selmani Farisi, hemşerilerinin istemi üzerine, peygamberimizin onayını alarak;"Fatiha'nın Farsça Çevirisini" İran'a göndermiştir. [k5.s90] Bu olay, "Peygamberimizin, ana dilde ibadete onayı" anlamına gelir. Bu tarihi gerçeği değiştirebilecek bir "Fakih ve Fetva" düşünülemez.
"Farsça (yani Arapçadan başka bir dille) namaz" peygamberimizin sağlığında (Medine döneminde) İran'da başlamıştır. Bu uygulama, Müslüman komutan Kuteybe'nin Buhara'da yaptırdığı (H.94 M.712) camide, -en az- Kuteybe'nin ölümüne (H.97 M715) kadar devam etmiştir. [k5.s121] S.Farisi'nin, Fatiha'nın çevirisini, yaklaşık H.4.yılda gönderdiği varsayıldığında, İran'da Farsça namazın, 90 yıldan fazla kıldırıldığı neticesine varılır.
İmamı Azam'a göre; "Fatiha'yı hatasız okuyabilen -Arapçayı bilenler dahil- isterse, namazını Fatiha'nın (Kuran'ın) Çevirisi ile kılabilir" şeklindedir. [k5.s94]. Ebu Hanife'nin bu fetvası da, görüşlerini, ölümünden sonra, 6 kitap halinde aktaran en büyük öğrencisi Ebu Muhammed (öl.M.804) tarafından bize ulaştırılmıştır. [k5.s115]
Talebeleri, Ebu Muhammed ve Ebu Yusuf, (İmameyn) "Fatiha'yı Arapça hatasız okuyamayanlar, kendi dilinde çevirisini okuyabilir" görüşündedirler.[k5.s93] Bunun neticesi, Hanefi mezhebine göre, -İ.Azam yerine İmameyn'e de uyulsa- "Arapçayı Hatasız okuyamayan herkesin" namazda Fatiha'yı / Kuran'ı "Kendi dilindeki çevirisinden okuması" gerekir.
İmam Şafii; "Fatiha'yı hatasız okuyamayanlar, namazda, Allah'ı yüceltici dualar / ifadeler okurlar. Bunu da yapamayanlar, Fatiha'yı okuma süresi kadar ayakta durur sonra Rüku yaparlar." diyor.
(Bu savunulabilir mi?? En güzel dua olan, Fatiha'nın ana dilinde çevirisini okuma da, ne yaparsan yap!?...)
İmam Maliki ve İmam Hambeli de -yaklaşık- İ,Şafinin görüşündedirler.[k5s.41] Dört Sunni Mezhep "Bir kelimenin anlamı bozulacak kadar hatalı okunması namazı bozar" noktasında birleşmektedir. ana dili Arapça olmayan İslam toplumlarda ciddi bir araştırılma yapılsa, hatasız okuma'nın %10'un hayli altında olduğu rahatça görülebilir.
"Fatiha'yı hatasız okumayı öğreninceye kadar" ambalajına sarılan yalanlar:
Ebu Hanife, "sonradan öğrencilerinin görüşüne döndü" yalanı. Yukarıdaki –ölümünden sonra- görüşünü yazan öğrencisinin, "Bizim görüşümüze döndü" görüşünü neden yazmasın? Bunda savunabilecek bir "mantık" olabilir mi?
Yakınlarda duyduğum daha büyük bir yalan: Farisi'nin İran'a gönderdiği "Fatiha çevirisi de" "Bu şarta bağlı(?)" imiş!? Namazın ana dilde kılındığı 90 yılda, İran'da, Fatiha'nın "doğru okunması" öğrenilememiş mi? Tutarlı(?) cevap şamar gibi; Şu anda, İran'da namaz Arapça kılınıyor! Bu durum; İslam'ı çıkarı için kullananların gerçek İslam'a galibiyetidir. Ve İslam toplumlarının, acısını duymadıkları(?) en büyük yarasıdır...
Cengiz Özakıncı... çok değerli eserler yazmış değerli bir yazarımızdır. [k9.192]'de:
"Ana dili Arapça olmayan Müslümanlar, Tanrıya seslenirken, yanlış yapmama dileğiyle, camide kılınan toplu namazlar sırasında, çok iyi Arapça bilen(?) bir kılavuza (imama) uyarak ibadetlerini yapabilirler." demektedir.
[çok iyi Arapça bilen ...imam..] Baskı:2007 (15 yıl önce) Bugün yüzde 10'un neresinde? 50 yıl sonra yüzde 50'lere çıkabilir mi? Nisa.43 "...ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayınız..." der. İmam "Ne söylediğini" biliyor mu? 100 yıl sonra, tüm imamların "çok iyi Arapça bilecek" duruma geleceğini varsayalım. O zaman, Kuran'ın isteği: "Toplumun dinini A'dan Z'ye ana dili ile yaşaması" olasılığı yüzde (0)'a iner.
İslam'a yapılacak gerçek hizmet, Kuran'ın bu hedefine ulaşma yönünde yapılacak hizmettir.
Niyet / Dua / İbadetler
Yukarıdaki bölümlerde "Kişinin dinini A'dan Z'ye ana dili ile yapması gerektiği" açıklanmaya çalışıldı.
Dua ve ibadette ana ölçü: "Allah rızası için / içinden geldiği gibi / içinden geldiği kadar" olmalıdır. Bu ölçü ve ana prensip konulduktan sonra özet olarak açıklamaya çalışalım.
Niyet:
Niyette, dua'nın, ibadetin; "Allah rızası için" olduğu zikredilmelidir, bunun anlamı, sevap, gözetilerek, hesap edilerek yapılmayacak demektir. Zaten, bir "sevabın kazanılması" düşünülerek yapılmışsa, "Allah rızası için" ifademizin samimiyeti sorgulanır. Allah inancımızda, "Allah'ın, mutlak adalet sahibi" olduğuna inanmak da var. Eğer, ibadetimiz, "Kabule layık bir ibadet ise" –ki bunu takdir edecek de Allah'tır- kabul edilecektir.
Dua:
Kullarım beni sorduklarında, onlara çok yakın olduğumu söyle. Dua edenin, duasına karşılık veririm. Onlar da benim davetime uysunlar ve bana güvensinler ki doğru yolu bulabilsinler (Bakara.186)
Allah'ın huzurunda olduğumuz düşünerek; duruşumuzun, ifademizin "en saygılı" şekli ile duamızı yapmalıyız. İmkan nispetinde, hak ettiğimiz şeyleri istemeliyiz. "Şunu ver, ...şunu ver" şeklinde ifadeler yerine; "... vermeni diliyorum" gibi ifadeler kullanmalıyız.
Siz insanlara iyiliği emredip kendinizi unutur musunuz?... (Bakara.44)
Samimi olma, insan olmanın olmazsa olmaz önkoşullarından biridir. Yaradan'ın huzurunda iken mutlaka samimi olmalıdır.
... "Rabbim bilgimi artır!" de. (Taha.114)
Sıkça yapılması gereken dualardan birisi.
"Şu Dua'yı (...) defa okursan (Şu-şu...) dileklerin kabul olur?" Allah'ın bu anlamda bir emri yoktur. (4444) gibi rakamlar var. İnanıp okuyan, herhalde bir çetele tutacaktır. Diyelim ki kişi, bir eksik ya da bir fazla okudu, yani. (10 binde 2) hata yaptı. diye, tüm emeği boşa mı gidecek(?). Farkında olmadan, Rahman'a "adaletsiz" diyoruz. Ve duayı,"anlamadığımız bir dille okuyoruz:"
İbadetler:
İbadetlerden "dejenere edilmeyen" yoktur. Bunları anlatmak için, -azından- büyük hacimli bir kitap yazmak gerekir. Örnek olarak şu kadarını söyleyelim. Elçinin sadece iki rekat kıldığı Cuma Namazı, 16 rekata kadar çıkarılmış; Bir-kaç kez, 4/8 rekat ve tek olarak kıldığı "Teravih Namazı"; Ramazanın farzdan da önce gelen ibadeti haline gelip 20 rekat olarak cemaatle kılınmaya başlanmıştır.
Namaz'dan; "Ana Dilde İbadet" [y1] ve "Kuran'da Namaz" [y5] yazılarımızda detaylı olarak bahsedilmiştir.
Hac İbadeti :
Orada açık işaretler ve İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren, güvenlik içinde olur. Gitmeye gücü yetenlerin o evi ziyaret etmesi, Allah'ın, insanlar üzerindeki hakkıdır. Bu hakkı tanımayanlar unutmasın ki, aslında Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. (Ali İmran.97)
Hac bilinen aylarda olur. Kim bu aylarda hac yapmayı kararlaştırırsa, hacda kadına yaklaşma, kavga ve tartışma yoktur. (Bakara.197)
Çıkar hırsı ve cehaletimizle İslam tarihine yazdığımız kara sayfalardan biri de Kabe sahifesidir. Peygamberimizin ölümünden 60 yıl sonra (M.692'de), İslam toplumunun başındakiler; Emevi Halife(?)sinin, Haccac komutasındaki ordusu, İbrahim'in makamına sığınanların başına mancınıklarla taş yağdırdı. Nedeni, hile ve zor kullanarak, halifelik koltuğuna oturan, Emevi zorbasına Mekke'lilerin biat etmemesi. Oranın "güvenlik makamı olmasını" kendi ellerimizle iptal ettik. Bu iptal hala devam ediyor. Oraya hizmet eden değil, hükmeden, günümüzün "kukla yönetiminde" İslam'ın rahatça yaşandığı söylenemez.
Haccın yapılacağı "Bilinen aylar"; "Şevval, Zilkade ve Zilhicce" ayları ya da bu ayların ilk 10 günüdür.
Veda haccı M.632 Zilhicce ayında yapılmıştır. Ayetin hükmü birazcık düşünülse; Bu ayların, ilk 10 gününde yılda 3 defa yapılabilirdi. Bu izdihama gerek kalmaz ve bu yüzden yaşanan acı olaylar olmayabilirdi.
Sadece bir işaret olan, Hacer-ül-esved / siyah taş; "Cennetten geldi" masalı ile kutsallaştırılmış; ziyaretçiler, biri-birini çiğneyerek "öpme yarışına" girmiştir. yani onlar; şirke koşturulmuştur.
Kabe'nin, içi-dışı askerle doldurularak (Güvenlik önlemi imiş(?) Sayın Kral Hac yapıyorlar(?) Bu durumun; İslam ile, Hac ibadeti ile bağdaşabileceğini düşünebilir misiniz. "Düşünürüm" kanısında olanlar, lütfen anlatsınlar... Anlamaya çalışalım.
Şeytan Taşlama?... Daha önceki yıllar; hacılar toplanarak, "Boşluk taşlatılıyordu". Şimdi, "Şeytan Putları" yapılmış, para ile satılan taşlarla onlar taşlatılıyor. Şirke devam... (Atılan taşlar, çukurdaki delikten aşağı dökülüyor. Bu, aynı taşların defalarca tekrar-tekrar satılmasıdır. Bunun, ana dile çevirisi: salaklık harcı olabilir.)
Yüz binlerce hayvanın kesilip toprağa gömülmesi: Bu büyük günaha, (ibadet niyeti ile); asırlarca devam edilmiştir. Bu, İslam toplumlarının alnından, tarih boyunca silinemeyecek "Salaklık damgasıdır". Bunu yapmamak için, sadece insan gibi düşünebilmek yeterlidir(??)
Hac'da tüm günahlar (yaprak gibi) dökülür. anadan doğmuşa dönülür?
Kuran'ın prensiplerine ters bir inanış: Duanın, kabul edilme durumu tamamen, rabbimizin takdirine bağlıdır. Kullarının; "kabul edilir-edilmez..?" demek yetki ve takdir hakkı yoktur. Duanın yapıldığı mekan ile doğrudan bağlı olduğu söylenemez. Kulun, "istediği şeyde ne ölçüde haklı olduğu, ve ne ölçüde saygılı durumda ve içten yakarmasının" etkili olduğu umulabilir.
Bazı noktalarına değindiğimiz Hac ibadeti; bu görünümü ile, içler acısı / yüz karası bir durumdur. Hiç kimse, bu durumun, "Kurandaki Gerçek İslam'a uygun" bir ibadet olduğunu savunamaz. Bunun suçu, sadece; Suudilerin kukla yönetimine ait değildir. Tüm İslam toplumlarının; "en yetkili kurumları" da bu suça ortaktır. Bunun için iki ana neden düşünülebilir.
- Bu kurumların zır cahil olması.
- İslam'ın, özünden uzaklaştığı ölçüde, daha rahat çıkar için kullanılabilmesidir.
İslam Toplumlarının çoğunda; tepedeki siyasi güç sahiplerinde, İslam'a saygı sıfırlanmıştır. Ve bazılarında saygının yerini hakaret alıyor. Ve. çıkar sağlayanlar, çıkarları için her şeye göz yumuyorlar. Gerçek nedenin bu olduğu kanısındayım.
KAYNAK ESERLER LİSTESİ: (Kitaplar)
[k1] MÜFREDAT / Kuran Kavramları Sözlüğü / R. el İSFEHANİ / Pınar Yay. – 2007
[k2] Tebyinü'l-KUR'AN – İŞTE KUR'AN / Hakkı YILMAZ / İşaret Yay. / 11 Cilt - 1.Baskı – 2007-2010
[k3] KUR'AN'IN TEMEL KAVRAMLARI / Y. N. ÖZTÜRK / Yeni Boyut Yay. 3.Baskı -1994
[k4] İSLAM NASIL YOZLAŞTIRILDI / Y. N. ÖZTÜRK / Yeni Boyut Yay. 2.Baskı -2000
[k5] ANA DİLDE İBADET MESELESİ / Y. N. ÖZTÜRK / Yeni Boyut Yay. 7.Baskı -2002
[k6] KURAN – Hiç Tükenmeyen Mucize (online kitap)
[k7] ANA BRITANNICA "Mescid-i Aksa" maddesi
[k8] YAŞAYAN KURAN / R. İ. ELİAÇIK / İNŞA Yay. 8.Baskı 2016
[k9] DİL ve DİN / Cengiz ÖZAKINCI / Otopsi Yay. 9.baskı.2008
YAZILAR
[y1]- ANA DİLDE İBADET
[y2]- YARATAN’I TANIMAK
[y3]- HADİS KONUSU ve UYDURMALAR
[y4]- KADIN, ÖRTÜNME ve BAŞÖRTÜSÜ...
[y5]- KURAN'da NAMAZ...
[y6]- ATALARIMIZIN YOLUNDA YÜRÜMEK
DİPNOTLAR:
[1] Anlayarak çevirisinden okumayı "Kuran okumak" saymayanlar, hatta "günah" sayanlar, bu nedenle, sayısı belirsiz Kuran kursları ile; her mescidi Kuran kursu olarak kullanmakla yetinmeyerek; her noktada Kuran kursu açmak istiyorlar. Bunlar, bilinçsiz olarak "Kuran'a hizmet ettikleri" kanısında olsalar da, Kuran'ın anlaşılmasını engellemektedirler. Girişte ifade edildiği gibi; burada savunulan, "Bir inananın kitabının orijinalini okuyabilmesine karşı çıkmak değildir."
[2] Sayın Abdülaziz BAYINDIR, önde gelen ilahiyat profesörlerinden biridir. Bildiğim kadarı ile, güzel meal ve yorumları vardır. Hadisler(?) söz konusu olunca ölçü tümden kaçıyor. Bu uydurmayı onun yazısından aldım. Kendisi ile aşağıda, başlık ve linkleri verilen yazışmalarımız oldu. Merak eden ve vakti olanlar okuyabilir; İsteyenler Eleştirilerini yazabilirler.
ABDÜLAZİZ BAYINDIR’a HADİSLER KONUSUNDA AÇIK MEKTUP(1)
ABDÜLAZİZ BAYINDIR'a HADİSLER KONUSUNDA AÇIK MEKTUP(2)
A. BAYINDIR'a ALLAH GELECEĞİ BİLMEZ Mİ?-(1)
A.BAYINDIR’a ALLAH GELECEĞİ BİLMEZ Mİ?-(2)
A. BAYINDIR’LA YAZIŞMALAR
[3] "Allah'ın tüm vasıflarını üzerinde toplamış bir lider... sayın ... var"... Bu Yalaka, vıcık-vıcık yağlarla yücelttiği(?) liderini, İslam'ın "En Büyük Şirkinin Putu yaptığının" farkında mı? Kuran'a bilinçli saygısı olan, Bu hakaret karşısında; "Dünyanın başına yıkıldığını" hisseder. Peki, Lider; Yalakaya, Ne demiş / Ne yapmış? Yeniden M.V. yapmıştır. Yalakalık.. yerde kalmamış cebe konulmuştur. Neden?
[4] Bakara.20,106,109,148,259,260,284, Ali İmran.26,65, Maide.17,19,120, Enam.17, Enfal.41, Tevbe.39, Nahl.70,77, Khef.45, Hac.6, Nur:45, Furkan.54, Ankebut.20, Rum.50,54, Lokman.9, Ahzab.27, Fatır.1,2,44, Zümer.5, Fussilet.39, Şura.9,50, Duhan.42, Ahkaf.33, Fetih.21, Hadid.2, Haşir.6,59, Mümtehine.5,7, Cuma.3, Tegab.1, Talak.12, Tahrim.66, Mülk.1, Mearic.40
[5] Sure sıralaması yapılırken, İniş sırasına; Ayetlere ayırma işlemleri yapılırken, Anlam bütünlüğüne dikkat edilmemiştir. Bu bölünme ve bileştirmenin, "Hatalı olmadığını" kimse savunamaz Bu düşüncenin neticesi olarak, Sure ve Ayet (Sıra No)'larına dayalı bağlantıların anlamlı olamayacağını düşünüyordum Bu bağlantıları incelemeye başladığımda, çok şaşırtıcı neticelerle karşılaştım. Bunlar "Tesadüf ve ihtimal hesapları" ile açıklanabilecek şeyler değildir. Düşünerek şu neticeye ulaştım. Allah, önceden, bu günkü "Sure sıralaması ve Ayetlere ayırma" durumunun yapılacağını ve "Şunu ekleyelim./ Şunu çıkaralım" durumu olmayacağını da bildiği için; Sure ve Ayetlerin sıra numaralarına bağlı bağlantılar da kurulmuştur.
İşte Kur'an'ı Biz bildirdik. Onu koruyacak olan da yine Biziz. (Hicr.9)
[6] Rivayet anlatımı: Hira mağarasında, Cibril: "Oku" der, Elçi: "Okuma bilmem" Cibril, Elçiyi kuvvetle sıkar... bu durum üç kez tekrarlanır.... Elçi korku ve heyecan içinde evine geldiğinde yatağına uzanır; "Beni örtün –Beni örtün" der. (İsra.1); (Necm.11) le açıklanması... (...arkadaşınız ne sapmış ne de yanılmıştır. / Gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı.) Necm(1-11) "Kudüs / Mescidi aksa" hikayesi yok. Korku yok. Elçi, Elçinin davranması gerektiği gibi davranmıştır.
[7] R. İhsan Eliaçık'ın Makalesinden özet alıntı.
[8] Örnekler:
- Bir Müslüman kaç kafire bedeldir?
Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et! Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kâfire galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur... (Enfal.65)
Ara Name: Bu ayeti okuduğunuzda geçerli olduğunu düşünmeyin. Çünkü değişmiştir. Bu ayeti hükümsüz kılan ayet:
Şimdi Allah yükünüzü hafifletti, sizde bir zayıflık olduğunu bildi. O halde sizden sabırlı yüz kişi bulunursa, onlardan iki yüz kişiye galip gelir. Eğer sizden bin kişi olursa, Allah'ın izniyle onlardan iki bin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir. (Enfal.66)
Arapçada çokluk, bazen, normalin üzerinde bir sayı ile ifade edilir. Verilen hedef: "bire ikidir". Verilen mesaj da "Eğer, özgüveniniz, Allah'a güveniniz, sabrınız, bilinçli ve tam olursa, daha büyük bir gücü yenebilirsiniz!"
- Soru sormanın bedeli sadaka takdimi olursa:
Ey iman edenler! Peygamberle özel olarak konuşmak istediğinizde, konuşmadan önce sadaka veriniz. Bu, sizin için daha iyidir ve temizdir. Eğer imkanınız yoksa, biliniz ki Allah affedicidir; (Mücadele.12)
Ara Name: Sadaka şartından dolayı kimse soru sormaya gitmeyince, aşağıdaki ayetle bu şart kaldırılmıştır.
Özel konuşmanızdan önce sadakaları vermekten çekindiniz mi? Yerine getirmediniz; Allah da sizi affetti... Allah'a ve Peygamberine itaat ediniz. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Mücadele.13)
Sadaka; Soru sormanın bedeli mi? Muhtaç olanlara verilmesi, imkanı olanların isteğine bırakılıyor. Bu, sosyal adaletin kurulmasına bir adımdır. İsteğe bırakılan bu şeyi yapmayanların "sorumlu olmadıkları" da açıklanıyor.
- Ganimetler kimin?
Sana ganimetlerini sorarlar. De ki: "Ganimetler Allah'a ve elçiye aittir. Allah'a saygılı olun ve aranızı düzeltin. Eğer inanıyorsanız, Allah'a ve elçisine itaat edin. (Enfal.1)
Ara Name: Ama Araplar savaş ganimetinin tadını almışlardır bir kere. Özellikle Bedeviler ganimet olmadan savaşmaya yanaşmazlar. İslam peygamberini bu konuda sıkıştırırlar ve sonuca da ulaşırlar:
... kulumuza indirdiğimize inanıyorsanız, bilin ki, aldığınız her türlü (Savaş) ganimetinin beşte biri Allah'ın, elçisinin, yakınların, öksüzlerin, düşkünlerin ve yolcularındır. Allah'ın gücü her şeye yeter. (Enfal.41)
Yukarıda anlatılan: ayet "Ganimetler, Allah'ın ve Elçisinin" diyor bahanesi ile savaşanlara pay verilmez ya da koklatılır, Araplar resti çeker. Elçi dize gelir. Beşte biri elçinin der. (41.Ayet) Sonraki savaşlarda beşte dördü savaşanlara dağıtılır.
Gerçek Nedir? İlk savaş (Bedir) Düşman ordusunda bozulma başlayınca; Elçi ordusunun bir kısmı sağ ve soldan dolanarak, ganimet kapışmaya koşar. Bir kısmı verilen emirle takibe devam eder. Az bir kısmı da Elçi'nin korumasında kalır. Savaşın sonunda. Ganimeti kapanlar, "Herkesin aldığı kendisinidir" der. Diğerleri, "Kendilerinin de hakkı olduğunu" söyler.
Enfal suresi, bu ihtilaf üzerine iner. Ve ilk uygulama Enfal 41'e göre yapılır. Daha sonra inen Haşr.7-8 Tevbe.60 ayetlerinde;
Sadaka / Zekat dağıtımı prensplerinden de bahsedilir.
[9] Kişi Dinini, A'dan Z'ye kadar... bölümünün; Günümüzdeki uygulanması... Paragrafında açıklama vardır.
[10] Türk ocağındaki bir toplantıda, Kuran'ın, Türkçeye çevrisi konusu açılıyor:
Kazım Karabekir: Kuran-ı Azimüşşan Türkçeye çevrilemez” paşa hazretleri
Atatürk: Neden çevrilemez efendim. Bu sözünüz, "Kuran’ın manası yoktur!" demektir.
K.K.: Hayır efendim, mesela (Elif-Lam-Mim)!
A.: Ne demektir (Elif-Lam-Mim)?!
K.K.: Meçhul efendim...
A.: Öyle ise karşısına bir sıfır koyar, çevirmeye devam edersiniz...
O yaşta, o makamdaki bir kişi, Bunun Harfi-mukatta olduğunu, orijinalinde de çevirisinde de aynen korunduğundan haberi yok.
- Saltanat: Rauf bey, (M.Kemal'in sorusu üzerine.) "Ben, Saltanat ve Hilafet makamına, vicdanımla, duygularımla bağlıyım.... babam padişahın ekmeği ile yetişmiş ...Nankör değilim, olamam ... Padişaha bağlılık borcum, Halifeye bağlılık terbiyem gereğidir. Bizde, kamuoyunu ... herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam (elde tutabilir.) ... O makam Saltanat ve Hilafet makamıdır.... Onun yerine ... başka bir makamı getirmeye çalışmak, felakete ve büyük acılara yol açar." Bu ifadeler, İdam fetvalarından ve (Halife ordusu ile yok etme saldırılarından) sonra söyleniyor. Refet Paşa: "Tamamen Rauf Bey'in fikir ve görüşüne iştirak ederim. Hakikaten, bizde padişahlıktan halifelikten başka bir idare şekli söz konusu olamaz." Saltanatın kaldırılmasına gelindiğinde, (Rauf beye) "Hilafet ve Saltanatı biri birinden ayırarak, Saltanat kaldırılacağız! Bunun doğru olduğu konusunda kürsüden bir konuşma yapacaksınız!" istemini itirazsız yerine getiriyor.
- Cumhuriyet: Rauf bey, kendisine Cumhuriyetten söz eden Meclis Başkanı Kazım paşaya, "Buna engel olabilirsen
memlekete büyük hizmet etmiş(?) olursun." diyor. (Sadece düşünüp değerlendirmenizi istiyorum.)
[11] Hilafet: Peygamber, aynı zamanda Devlet Başkanı idi. Devlet Başkanı olarak, bir Halife seçilmesi kaçınılmazdı. Fakat Elçilik görevi için, bir halife olamaz. İlk Halife seçimi dahil, Kuran'da öngörülen bir seçim yapılmamıştır.. 2. Halifeyi doğrudan 1. Halife atamış, 3.Halifeyi, 2.Halifenin tayin ettiği(?) 6 kişilik heyet seçmiştir.(?) Daha sonraları, daha rahat hükmedebilmek(?) için Elçi Halifeliğinin ötesinde "Allah'ın gölgesi(?)" de olmuşlardır(?)
Bir an için, Elçilik halifesi olabileceğini(?) varsayalım. 2. 3. 4. Halifeler katledildi. Muaviye, Halifeliği hile ve kaba kuvvetle aldı ve krallığa çevirdi. Sonraları hep kılıç zoru ile el değişti. Aynı anda, üç ayrı yerde, üç ayrı Halifenin olduğu zamanlar oldu. Biraz düşünebilir miyiz? Haşa, Allah; "Siz, ne kadar, birbirinizi boğazlayarak elinden alsanız da, siz kime Elçinin Halifesi derseniz ben kabul ediyorum(!?)" garantisi mi vermiştir?...
Yukarıdakiler, "sürü olarak kullandıkları için" hoşlarına gitmiş, toplumlar da: "sürüyüz salağız" diye alkış tutmuştur.
[12] Takrir-i Sükun yasası ve İstiklal Mahkemelerinin de desteği ile devrimler yapıldıktan sonra; orman çiftliğinde; yıl 1926:
Atatürk: İsmet, sen olmasaydın, ben bunlardan hiç birini yapamazdım.
İnönü: Siz olmasaydınız, ben bunların hiç birini düşünemezdim.
(D.Avcıoğlu. Milli Kurtuluş Tarihi (3.baskı) / 4.Kitap. S:1350)
[13] Hz Muhammed, Allah ile görüşme(?)den dönerken rastladığı Hz. Musa'nın "Ümmetine ne götürdüğü?" sorusuna, "50 vakit namaz" cevabını verir. "Ümmetin taşıyamaz. Rabbinden hafiflemesini iste" önerisi üzerine ... gidiş gelişler (indirişlerin 10ar ya da 5er olma durumuna göre, 5 yada 9 kez tekrarlanır) son dönüşte "5 vakit" cevabı üzerine, Musa, önerisini tekrarlar; Fakat Elçi "Utanırım" der.
[14] [k2] H.YILMAZ. Necm suresi. girişi ve 5-15 ayetler meali, açıklaması.
[15] İslam'ı sonradan kabul eden kişi ve toplumlara verilecek çevirilerde, yüzde yüz, o dile ait sözcükler kullanılmalıdır. Gerek görüldüğünde kısa dipnotlarla açıklamalar yapılabilir. "Baba-Oğul-Kutsal Ruh / üçlü tanrı" gibi inanç farklarının olduğu durumlarda -İslam Tevhid inancına göre- daha geniş açıklamalar yapılabilir.
[16] Fıkıh Hükümleri: Önce dayandığı kaynaklar (Hadis –İcma ..) sağlıklı değildir. Hadislerdeki 'uydurma boyutları' tüm tahminlerin üstündedir. 'Hadis ilimleri ile sahihlikleri ince elenip sık dokunduğu(?)' söylenir. Fakat 'Kuran'la çelişiyor mu?' ana sorusunu cevaplamak hiç akıllarına gelmemiştir. Yetmemiş, hadislerle ayetler nesih edilmiştir. (Hükümleri kaldırılmıştır.)
Tanımına uygun İcma (tüm müçtehitlerin oy birliği ile / aynı hükme varılması) tarih boyunca hiç olmamıştır. Siyasi otorite, İmamı Azam gibi, gerçek alimlerin fikirlerini rahatça ifade edebilecekleri bir ortama izin vermemiştir. Asırların gerisinde kalan fıkıh hükümlerinin, "Hala Geçerli Sayılması" ve İslam Kültürünün "Eski Ürünleri" olarak bilinmesi ayrı-ayrı şeylerdir.
Konulara 'Kuran'ın Felsefesi' açısından bakılamamıştır. Örneğin, 'Kuran'ın hedefinin, köleliği kaldırmak' olduğu görülememiş, bu aykırılık kemikleştirilmiştir. İmam Şafi ve İbni Arabi gibi mezhep imamları ve bazı alimler, 'Peygamberlerine salat ve selam etmeyenlerin, namazlarının geçersiz olduğu, peygamber buyruğudur' diyebilmişlerdir.[k3.485] Namaz içi-namaz dışı / Cariye-Hür kadın örtünme farklılıkları(!) konulmuş, cariyelere göğüslerini örtme izni verilmemiştir. [k4.493]
'İmam-ı Gazalini'nin Rüya ve Müşahadeleri .... gibi nedenlere(!?) dayanılarak, "içtihat kapısı artık kapanmıştır" gibi saçmalıklar bile kabul edilebilmiştir.
[17] H. ATAY / Kuran'a göre araştırmalar: (I-III) namazın kazası olmadığının cevabını doğrudan Kuran'dan vermiştir.
[18] Bunun için 600 sayfalık, milyonlarca cilt kitap yetersiz kalırdı. Yani, bu durum imkansızın ötesidir.
[19] Hadis İcma gibi klasik kaynakların "Neden, İslam'a hüküm kaynağı olamayacağı" yukarıda açıklanmıştı. Hadislerle ilgili durum, [y3] yazımızda detaylı olarak açıklanmıştır.
[20] Bu günkü yapısıyla, (görevi, İslam'ı arındırmak iken İslam'ın sırtında kambur olmakta devam eden) "Hadislerin Kuran'a uygunluğunun denetlenmesi" için, yıllarca önce verdiği sözü unutan(?) Diyanet, İslam'a, hemen, her yaptığı ile zarar vermektedir. Yapılacak şey, feshedilmesi -Gerekirse- A'dan Z'ye, sıfırdan kurulmasıdır.
[21] [k8.s323] Alt Not: RİBA : Detaylı bilgi vardır. Cariye olan kadınların, kızların; "Genel Kadın" olarak kullanma durumuna düşürülmesi. Ve kız çocukların diri-diri toprağa gömülmesinin öncelikli nedenidir.
[22] Ebu Bekr-er-Razi el-Cassas (ö.980) Ahkam-ul Kuran'da; Alauddin Kasani (ö.1191) Bedai-us-Sanai'de; El-Merginani (ö.1196) Hidaye'de; Abdullah b. Ahmed en-Nefsi (ö.1301) Medariku-t-Tenzil'de
[23] Kur'an yedi harf üzere indirildi" (İbn Hanbel, Müsned, III, Hd, 7995)
[24] Rivayet: Hz. Ömer, Furkan Suresini, kendisine Elçi'nin öğrettiğinden farklı okuyan Hişam b. Hakim'i yakasından tutarak elçiye getirir. İki tarafa da kendisine öğretileni okur. Elçi, iki farklı okuyuşu da onaylar.(İnt. Buhari Fedailu-l Kuran 5)
Rivayet: Elçi, Cibril'in,"Bir Harf üzere Tebliğini", diğer 6 harfle de okumasını ister. Cibril, 6 kez daha okur. Ben, "sahih" olduğu kanısında değilim. Sizce sahih mi?
[25] Abdullah b. Mesud (ö.652); Übey b. Ka'b (ö.650); Enes b. Malik (ö.708) gibi, seçkin Kuran ehli olanlar; Duhan.44'te (esim/faacir), Bakara.20 (meşev(yürüdüler) / merru) anlamdaş kelime değişimlerini onaylamışlar.
[26] Başta; akıl ve serbest irade ile taçlandırılan insan... Kısa vadeli çıkarları için, bu büyük dengeyi bozabildiği oranda her şeye-herkese kötülükler yapıyor.(Ozon tabakasının incelmesinin / delinmesinin etkileri!)
[27] 'Atalarımızdan gördüklerimizle' çelişen bir ifade kullanıldığında, alacağınız klişe cevap: 'Siz eski alimlerimizden iyi mi biliyorsunuz' itirazıdır. Eğer, bu ifadeye, başlangıçtan-peşinen teslim olmasaydık (Örneğin. Miraç Hadisi gibi) bir geri zeka ürünü; alimlerimiz(?) tarafından, kitaptan-kitaba aktarılarak bize kadar ulaşabilir miydi?
[28] Konuya, Diyanet uygulamaları açısından bakıldığında durum içler acısıdır.
'Hiç kimsenin hiçbir mazeretle, Kuran'ın çevirisi ile namaz kılamayacağını 'hükme bağlayan(?) 20'ye yakın DİYK kararı vardır. [k5.s18] Örn. 04.12.1997 DİYK'ı 'Kuran'ın asli lafzı okunmadan ibadet / namaz olmaz' anlamındadır.[k5.s75] Ancak 15.08.2002 kararla, lütfen(!) 'ezberleyinceye kadar, çeviri ile namaz kılınabileceği' noktasına gelebilmişlerdir. [k5.s6,70]